Osmanli sanat eserleri

Osmanlı Vitray Sanatı: REVZEN-İ MENKUŞ

Revzen-i menkuş, nakışlı süslü pencere anlamına gelir. Günümüzdeki kullanımı ise Vitray sanatıdır. Daha çok cami, saray ve ev gibi yapı duvarlarının içinden görülen renkli camlar ile bezenmiş pencerelerdir.

Avrupa ve Bizans vitraylarında kullanılan teknik ile Osmanlı revzen-i menkuş tekniği birbirinden
farklılıklar arz etmektedir. Bizans vitraylarında geometrik biçimlerde kesilmiş küçük cam levhalar boyalarla renklendirilerek bazen de değişik desenlerle bezenerek ahşap, pişmiş toprak, taş veya kurşun kasnak içerisine yerleştirilerek uygulanmıştır. Bizans vitray örneklerini görebileceğimiz en önemli eserler, İstanbulda Pantakrator Kilisesi (Zeyrek Camii) ve Khora Manastırı (Kariye Camii) dir. Ancak gerek Bizans mimarisinin ibadethane tarzıdan gerekse vitray sanatındaki eksikliklerden olsa gerek bu eserler Osmanlı camilerindeki aydınlık renk cümbüşünün zıddına mekana ağır bir kasavet yüklemektedir.

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait nakışlı pencereler, alçı şebekeler içerisine yerleştirilerek binalara uygulanmıştır. Binalarda duvar kalınlığı kullanılarak pencere boşluklarına yerleştirilen vitraylar hem içte hem de dış yüzeyde olmak üzere ikili vitray kullanılarak uygulanmıştır.

Dışlık diye adlandırılan alçı çerçeve içerisine saydam renksiz camların geometrik, yuvarlak ve filgözü şekillerinde kesilerek alçı şebeke üzerine yerleştirilerek imal edilmiştir. Yapıların dışına yerleştirilen bu vitrayların sadeliğinin tam tersine iç pencerede camın envai çeşit renkleri ile aydınlanan mekânın bir renk cümbüşüne dönüştüğünü germekteyiz. İç mekanda kullanılan nakışlı pencerelerde renkli camlar revzen çatması diye tabir edilen alçıdan yapılmış dekoratif şebekelerin içerisine yerleştirilerek pencere boşluğunun iç kısmına monta edilmiştir. Bu renkli camlardan oluşan iç vitray günün her saatinde değişen gün ışığı ile mimari yapıyı müminler için apayrı bir ibadet ortamına hazırlar. Adeta eskiler, Allah’ın katına çıkmaya hazırlanan Müslümanlara cennet asa bir ortamı hazırlamışlardır bu abidevi ibadethanelerinde.



Nakışlı pencereler, camilerde, saraylarda ve hatta bazı evlerde de uygulanmıştır. Süleymaniye camii ve külliyesinin yapımı esasında tutulan İnşaat defterlerinde cam ve vitray ustaları ‘camgeran’ diye anılmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman döneminin en ünlü vitray ustasının adı bazı kaynaklarda Serhoş İbrahim olarak geçmektedir.

Osmanlı binalarındaki vitraylar, düz veya kemerli pencerelerin her iki yanına da yerleştirilmiştir. Bu vitraylar şu şekilde imal edilmekteydi: süslenecek pencere açıklığından biraz büyükçe yassı bir tahtaya pencere açıklığının şekli çizilip, çizgilerin üzerine pencere kenarlıkları çakıldıktan sonra bir çerçeve oluşturulur ve üzerinde vitray ustası tarafından desen çalışması yapılır. Ardından desende camın kullanılacağı yerler ‘lüleci hamuru’ diye tabir edilen bir çeşit çamur pencere kenarlığının yarı kalınlığına kadar doldurulurdu. Sonra kesilen cam parçalar yerlerine yerleştirilerek boşluk olan yerlere camları tutması için sulandırılmış alçı harcı dökülerek kurumaya bırakılırdı.

Osmanlı vitraylarında kullanılan renkli camların tamamı renkli cam levhalardan kesilerek kullanılırdı. Boyanmış saydam camlar vitraylarda kullanılmazdı. Camlarda kullanılan renkler genellikle kobalt mavisi, çeşitli tonlarıyla lal kırmızısı, bakır oksidinden elde edilen yeşil tonları, türkuaz, krom sarısı ve manganez moru idi. Renkli camlarla boyanmış camları birbirine karıştırmamak gerekir. Renkli camlar anıtsal yapıları dekore etmeye yarar kıymeti çoktur. Mimari ihtiyaçlara boyun eğen birer dekoratif unsurdur. İslam dünyasında ve Osmanlı sanatında klasik devrini yaşayan bu sanat maalesef ilgisizliğe kurban verip yitirdiğimiz güzelliklerimizdendir. Dekoratif sanatlar başlı başına birer sanat olmasa da mimarinin hizmetindedir ve mimariye hükmedemez.



Kitapların Süslü Elbiseleri Ciltler ve Osmanlı'da Mücellitli




Bir mecmua yada kitabın sayfa sırasının bozulmaması ve sayfalarını bir arada tutabilmek için imal edilen koruyucu kapağa cilt denir. Cil, Arapça’da deri anlamına gelmekte olup ciltçilikte de en çok kullanılan malzeme deridir. Bilinen ilk cilt örnekleri M.S. IV. Yüzyıla aittir. Sanat eseri formu taşıyan ilk cilt örnekleri VIII. Ve IX. Yüzyıllarda Mısır’da ve Orta Asya’da Uygur eserleri olarak tespit edilmiştir.

Türklerin İslamiyet ile tanışması beraberinde İslam ciltçiliğinin gelişmeye başlamasını Memlük, İlhanlı, Selçuklu ve Anadolu Selçuklu ciltçiliği Osmanlı cilt sanatının temelini oluşturmuştur.


Ciltler teknik özelliklerinden çok ciltte kullanılan malzemeye ve süsleme tarzına göre sınıflandırılmışlardır. Daha çok ait oldukları etnik kültüre göre de adlandırılırlar. Mesela Rumi üslupta ciltler Anadolu’da devlet kuran Anadolu Selçuklu Devleti dönemi ciltçiliğinin bir eseridir. Hatayi üslubu ciltler de deri üzerine bitki motifleri işlenmiştir. Bunlarla birlikte Arap, Rumi, Memlük, Mağribi, Osmanlı ve Buhara-yı cedid üslubunda imal edilmiş ciltler de vardır. Mağribi uslubda imal edilen ciltler Endülüs, İspanya ve Fas’ta gelişmiş, İspanya ve Sicilya yolu ile Avrupa cilt sanatını etkilemiştir. Osmanlı cilt üslubu, Diyarbakır, Bursa, Edirne ve İstanbul şehirlerinde imal edilmiş ve gelişmiştir. Buhara-yı cedid üslubu ise hatayi, dihlevi ve Avrupa cilt üslublarının karışımından mürekkeb İslam cilt sanatının son safhasıdır.

Osmanlı ciltçiliğinin klasik döneminde gelişmiş cilt çeşitleri malzemelerine ve süsleme tekniklerine göre isimler alırlar. Malzemelerine göre deri, kumaş, murassa(mücevherli), ebrulu ve lake ciltler ile birlikte süsleme tekniklerine göre ise şemseli, yekşah, zerduz, zilbahar, çarkuşe diye isimler almışlardır.

Mücellitlerin genellikle nakkaş, müzehhip, musavvir (ressam) ve ebru ustası olmaları ve ciltler üzerinde imza yada mühür gibi işaretler kullanmamaları nedeniyle cilt ustalarının sayıları tam olarak tespit edilememekle birlikte Osmanlı döneminde daha çok ustalar tespit edilebilmiştir. XVI – XIX. Yüzyıl gibi bir sürede ehl-i hiref defterlerinde ve ciltler üzerindeki imzalardan yetmiş kadar cilt ustası tespit edilmiştir.

Osmanlı padişahlarının kitaba ve okumaya olan düşkünlükleri kitap sanatlarının gelişmesini ve enfes eserlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu amaçla sarayda kurulan atölyelerde yerli ve yabancı sanatkarlar çalıştırılmıştır. Ancak yabacı sanatkarlar ayrı atölyelerde çalıştırılarak Osmanlı cilt sanatının dış tesirler altında kalması engellenmiş, bozulup değişmeden gelişmesine itana gösterilmiştir.

İlk ciltçilik loncası II. Bayezid döneminde kurulmuştur. Ciltçilik faaliyeti saray içerisine hapsedilmiş bir sanat dalı olmayıp, çarşı esnafı arasında da faaliyet göstermiştir. Evliya Çelebi, Bayezid Camii yanındaki yüz küçük dükkan içerisinde üç yüz mücellidini çalıştığını belirtmektedir.

Ciltlerde en çok kullanılan kaplama malzemesi deridir. Bu deriler koyun (meşin), keçi (Sahtiyan), ceyalan (rak) ve bazen de sığır (kösele) derisinin işlenmiş hali ciltlerde kullanılmıştır. Deri üzerine çıkacak motifler için kalıplar hazırlanırdı. Bu kalıplar metalden, tahtadan yahut deriden yapılmıştır. Osmanlılar metal ve tahta kalıpların cildi zedelemesi sebebiyle deve derisinden imal ettikleri kalıpları kullanmışlardır. Yüne sayfaları birbirine tutturmak için Osmanlı mücellitleri aherli sayfaların rengine uygun olarak sarı ibrişim denilen ipek iplikler kullanmışlardır. Bir Osmanlı cildi, zencirek, sa’lbek, orta şemse, köşebend, sertab, ve mikleb gibi bölümlerden oluşur. Deri mukavva ürine gerilir. Mukavva normal kalınlıkta kağıtların birinin suyu diğerinin tersine gelecek şekilde tutkallanıp muşta ile döğülerek sıkıştırılması yolu ile elde edilirdi. Cildi güve kurt gibi haşerat korumak için mücellitler mukavva tutkalına şap, tenekar (boraks) ve tütün suyu gibi zehirli maddeler katmışlardır.

Fatih Sultan Mehmed dönemi Türk cilt sanatı için bir yükselme devridir. XVI. Yüzyıl ise her alanda olduğu gibi Osmanlı ciltçiliği klasik dönemini yaşar. XVII. Yüzyılda Osmanlı Duraklamasının etkilerini gören yazma eserlerdeki Osmanlı cildi, XVIII. Yüzyılda yeniden hayat bulmuş, Lale devrinde klasik dönem eserlerine yakın güzellikte eserler ortaya çıkmıştır. Bu dönemin sonlarına doğru barok ve rokoko uslupta hazırlanmış ciltler imal edilirken, XIX. Ve XX. Yüzyılda klasik ciltçiliğin çok kötü örnekleri ile karşılaşmaktayız.

Bugün maalesef bu sanatın icrasını yapan sanatkar sanıyı bir elin parmakları kadar bile kalmamıştır.




Arapça'da çizgi ya da bir satır yazı anlamına gelen hat sözcüğü, bugün Arap harfleriyle yazılmış güzel el yazısı karşılığı olarak kullanılmaktadır. Hat; güzel yazi sanati olup, yazarlarina hattat denir: Kûfî, Sülüs, Nesih, Muhakkak, Reyhânî, Tevkî', Icâze, Ta'lik, Divânî, Celi, Rik'a, Ma'kili dâhil, bin kadar çesidi vardi. Halicilik, kumasçilik, dericilik, ciltçilik, kitapçilik, tezhipçilik, porselencilik, kehribarcilik, mürekkepçilik, mobilya, sandalcilik da ayri birer sanat dali olarak, her sahada eserler verildi.

Yazıya verilen değer, bütün İslam kültürlerinde hat sanatının çok üstünde durulmasına yol açmıştır. Özellikle Osmanlı kültürü içinde hat sanatı çok ilerlemiş, işlevsel görevinin yanısıra, estetik bir düzeye yükselmiş, adeta batı resim sanatındaki tabloların yerini tutar olmuştur. Gerçek bir tablo gibi çerçevelenerek duvara asılan güzel yazı örneklerinden ünlü hattatların yapıtlarına Osmanlı tarihinde çok büyük paralar ödendiği bilinmektedir. Güzel yazı, yalnız levhalarda değil, bundan başka el yazması kitaplarda, fermanlarda, diplomalarda, cami iç ve dış duvarlarında, çeşitli yapıların yazıtlarında, mezar taşlarında, pencere kapağı ya da kapı kanadı gibi mimarlık ögelerinin üstlerinde, halı bordürlerinde, kutu, vazo, tabak gibi gündelik eşyada da kullanılmıştır.

Hat sanatında yazı gelişigüzel yazılmaz, her yazı türünün kendine özgü özellikleri, inceden inceye saptanmış kuralları vardır. Tarih boyunca ünlü hat ustaları zaman zaman yazı kuralları oluşturmuşlar ve bunları saptamışlardır. Çeşitli yazı türleri birbirlerinden, harflerin büyük ya da küçük olması, biçimi, aralıkları, bazı harflerin birbirlerine bitiştirilip bitiştirilmemesi, bazı yazı işaretlerinin kullanılıp kullanılmaması gibi özellikleriyle ayrılır.

Doğal olarak yazı sanatının ilk gelişmesi Araplar eliyle olmuştur. Bilinen ilk büyük Türk hattatı ise Amasyalı Yakut el Musta'Sami'dir (13. Yüzyıl).




Hat konusunda ciddi ve kapsamlı çalışmayı Amasyalı Şeyh Hamdullah (15. Yüzyıl) yapar, aklam-ı sitte, yani 6 esas yazı diye bilinen yazı türlerini, herbirinden örnekler çıkartıp yanlarına kurallarını yazarak bir murakka içinde toplar. Aynı zamanda Sultan 2. Beyazıd'ın da yazı hocası olan Şeyh Hamdullah'dan günümüze kalan en önemli yapıtlar, İstanbul Beyazıt Camii'nin cümle kapısının üstündeki yazıtla Amasya Beyazıt Camii'nin yazıtıdır. Osmanlı sanatının doruğa ulaştığı 16. yüzyılın en önemli hattatı, yazının yalnız üslubunda değil, tekniğinde de yenilikler getiren Ahmet Karahisari'dir. Altını mürekkep gibi kullanarak yazı yazmak, Altın yaldız harflerin dışını siyah çizgiyle belirlemek, harf kalınlıklarının içini çiçek motifleriyle doldurmak ilk kez onun uyguladığı yeniliklerdendir. En önemli yapıtı İstanbul Süleymaniye Camii kubbesindeki yazısıdır. Türk yazı sanatının başka bir ustası da yapıtlarıyla pekçok başka hattatı etkilemiş, 3. Ahmet ve 2. Mustafa gibi Sultanlara hocalık etmiş olan Hafız Osman'dır (17. Yüzyyl). Taş baskısıyla çoğaltılan KURAN'ları, çağında en uzak İslam ülkelerine kadar yayılmıştır. Bu yapıtlar günümüzde de yazı sanatının en değerli örneklerinden sayılır.

Ünyeli İsmail Efendi, Mustafa Rakım Efendi ve İstanbul'daki pek çok yapının yazıtını hazırlamış olan Mehmet Esad Yesari, 18.yüzyılın ünlü ustalarıdır.

19. Yüzyılda ise başka bir ustayla, Kazasker Mustafa İzzet Efendi'yle karşılaşılır. Ayasofya'daki 8 büyük yuvarlak levha onun en ünlü yapıtlarındandır. Cumhuriyetten sonra harf devrimiyle Arap harflerinin kullanımdan kaldırılması, bütünüyle bu harflere dayanan hat sanatının yaygınlığını birdenbire çok azaltmıştır. Kitapların latin harfleriyle ve baskıyla hazırlanması, bu sanatın kullanım alanını hemen hemen yalnız Cami'lerdeki duvar yazılarına indirgemiştir. Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer, Kamil Akdik, Emin Barın gibi hattatlar bu kısıtlı alanda yapıt vererek 20. yüzyılda hat sanatını sürdüren sanatçılar olmuşlardır.

Çeşitli yazı türleri içinde Kufi, en eski yazıdır. Osmanlı kültür çevresinde az kullanılmış olmakla birlikte dik, kalın, köşeli harfleriyle hemen dikkati çekerek öteki yazılardan ayrılır. Halı bordürlerinden madeni paraya dek çok çeşitli alanlarda kullanılır. Yazıtlarda, KURAN'da ve Divan yazmalarında kullanılan Nesih iri harfli olduğu için duvar yazılarında ve Kitapların bölüm başlıklarında kullanılan sülüs, Din kitaplarında ve murakkaların başındaki besmelelerde kullanylan Reyhani ve Muhakkak, devlet belgelerinde kullanılan Tevki, hattatların öğrencilerine verdikleri icazetnamelerin altındaki üstat imzalarında kullanılan Rik'a, bir arada aklam-ı sitte diye adlandırılan en önemli 6 yazı türünü oluştururlar. Bunlardan başka talik, nestalik, divani, bir tür steno sayılabilecek olan siyakat, menşur, zülf-ü arus, hilali, muini, şikeste, müselsel gibi yazı türleri de vardır.

Hat sanatında Osmanlı sanatçıları çeşitli uslupları denemişlerdir. Bunlardan biri istiftir. Bir sözcüğün harflerinin ya da bir cümlenin hece ve sözcüklerinin güzel bir görünüm oluşturmak amacıyla ve kullanılan yazının çeşidine uygun biçimde yanyana ve üstüste sıralanmasına, istif edilmesine denir. Bir sözcüğün, bir eksenin iki yanına bir ters, bir yüz bakışık olarak yazılmasıyla oluşturulan çeşidine müsenna ya da aynalı yazı adı verilir. 17.yüzyıldan sonra özellikle gelişen bu türün en görkemli örnekleri bugün Bursa Ulucamii'nin duvarlarında bulunmaktadır. Harflerin biçimleriyle oynayarak, çeşitli düzenlerde birleştirip istif ederek yaratılan ve oldukça stilize edilmiş bir tür yazı-resim de hat sanatında önemli yer tutar. Yazıyla oluşturulan böyle resimler arasında en çok sevilen ve rastlanan konular kayık, kuş, aslan, sancak, cami, ibrik, çiçek, insan başı vb.dir. Osmanlı Devleti'nin arması ve padişahın imzası olarak kullanylan tuğra da bir tür istif yazıdır. Oğuz Han'ın yazılı nişanından çıktığı bilinen tuğra, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları'nca da kullanılmıştır...


Kaynakça
Sanat Tarihi Ansiklopedisi
Görsel Ansiklopedik Yayınlar 1981, Cilt 4 sayfa 757-760





Ferman

Ferman, kelime itibariyle emir, irade, buyruk anlamlarını taşır, islamiyeti kabul ettikten sonra ilhanlılar tarafından kullanılan bu kelime, Osmanlılar'a da onlardan geçmiştir. Kısaca ferman; herhangi bir konuda Sultan'ın "Alamet-i Şerif" denilen tuğralı emri demektir. Üzerinde padişahın kendi el yazisi ile bir ibare de bulunan fermanlara "Ferman-i Hümayun" denir.
Osmanlilar'da divani hat ile yazilmasi gelenek olan fermanlar kisaca su sirayla kaleme alinirlardi:

En üst kisma davet, ki bir dua metninden oluşur. Bunun altinda tugra kismi, onun altinda ise esas metin kismi bulunur. Bu kisim ferman gönderilen kisinin isim ve sifatlarini tasiyan övgü sözleri, konuya giris cümlesi, fermanin çikarilma sebebi, padisahin yapilmasi istenen seyi emrettiginin ifadesi, isin açiklanmasi, ihtar ve israr sözleri, son satirda ise tarih bölümlerinden olusur.

Günümüzde, antik değer taşıyan orjinal fermanlar gibi onların iyi kopyalari da büyük ilgi görmektedir. Oldukça zor bir yazi olan divani hat ile yazilan ferman kopyalari, orjinaline uygun kagit ve mürekkep kullanilarak, usta hattatlar tarafindan hazırlanmaktadir.



Tezhip Sanatı

Tezhip sözcüğü Arapça zeheb altın sözcüğünden gelmektedir. El yazması eserleri murakka denilen hüsn-i hat yani güzel yazı levha ve albümleri ile padişah tuğralarına altın yaldız ve boya ile yapılan bezeme sanatına verilen addır.

Tezhiple bezenmiş eserlere "Müzehhep" ezilmiş toz altınla birlikte sulu guvaj boya ile tezyinat yapan sanatçılara da "Müzehhip" denir. Sadece altınla yapılan tezhip çeşitlerine "Halkari" denir. Tahrirli ve tahrirsiz olmak üzere iki türlüdür. Sayfa kenarlarında o sayfadaki yazının neye ait olduğunu göstermek için yazılan yazıların etrafını çevreleyen yuvarlak ve içi boş süslemelerle "Gül" denir. Bu gül motiflerinin daha büyük ve süslü olanlarına "Şemse" denir. Genellikle şemse cild kapaklarının ortasına yapılan bir bezeme çeşididir.

El yazma kitapların sayfaları yaldızla biri kalın diğeri ince iki çizgiden oluşan bir çerçeve içine alınır. Bu çizilen altın çizgilere"cedvel" denir. Tezhibin bütününü daha iyi göstermesi için yapılır. Sayfaların etrafında cedvellerden başka çiçek ve bezemelerle yapılan sular görülür, bunlar da şekillerine göre isimlendirilir. Daha geniş olanına "zencerek" yani zincir gibi zincirimsi birbirine geçmelerle eklenmiş halkalara "Ulama" içi çiçek ve yapraklarla süslenmiş bordürlere "Kıvrık dalı" dendiği gibi "Hüsnü hat" levhalarında sözcük ve harflerin süslenmesi için bazı tezhipli bezemeler de yapılır ki bunlara da "Hurda tezyinat" denir. Tezhipte önemli yeri olan bir süsleme çeşidi ile tiğ olarak isimlendirilen kısımdır. Tezhip işlerinin bitiminde başlayarak dışa doğru uzanan ince ucu sivri kısımlara denir.

İlk Osmanlı dönemi tezhiplerinde en çok kullanılan motif rumi ve kıvrık dallardır. Bunun yanında Selçuklu geleneğinin devamı olan münhaniler de vardır. Türklerin bitkisel motiflere olan ilgisi bu dönemde yoğunluk kazanmaya başlamış olup, çok küçük stilize çiçek motifleri kullanılmış; seberk, pençberk, asma yaprakları, nilüferler, hatayiler çok zengin renklerle ince titiz bir işçilikle oya gibi işlenmiştir. Kullanılan renkler ise; başta altın yaldız ve mavinin tonları kiremit kırmızısı, pembe, açık ve koyu yeşil, beyaz, kahverengi ve siyah kullanılmaktadır.







Osmanlı her çeşit yapı yapmıştır. Fakat en önemlileri şüphesiz camilerdir. Cami bir şehirde merkez teşkil ediyor ve pek çeşitli binalar etrafını çevirerek bir kültür sitesi halini alıyordu. Bunlara "Selâtin Camii" deniliyordu.