Ermeni soykırımı

SÖZDE Ermeni Soykırımı Hakkında Kapsamlı Bilgi


Bitlis Valisi Mustafa Bey'den gelen 18 Eylül 1914 tarihi şifrede ise Ermeni aydınlarının ''Türk ordusunun ilerlemesi durumunda itaate devam edilmesi, Türk ordusunun geri çekilmesi halinde de silahlanıp çete halinde gelen şeylere el konulması ve ilişkileri kesme'' yönünde bir karar alındığı belirtiliyor.

4'ncü Ordu Komutanlığı'na gönderilen 5 Mart 1915 tarihli bir yazıda ise ''Düşman gemisine firar ederken Adana Dörtyol'da yakalanan Agop'un ifadesinde, Türkiye'de rahat olmadıklarını, bölgelerinde askerin kuvvetinin ve toplarının bulunmadığını, küçük bir kuvvet gelirse kendilerine silahlı olarak katılacaklarını ve Türkleri katledeceklerini, düşman gemilerine bildirmek üzere gönderildiği anlaşılmaktadır'' deniliyor.

Zeytun'da (Süleymanlı-Maraş) 14 Mart 1915'te Ermenilerin hapishaneye saldırarak jandarmaları şehit etmelerinin ardından yayınlanan bir tebliğnamede ise Ermenilerin tüm bu saldırılarına karşılık, ''Halktan hiçbir ferdin Ermenilere ve diğer vatandaşlarımıza karşı tecavüzkar ve aşağılayıcı muamelede bulunmamalarına özen gösterilmelidir. Bunun gibi gerek Ermenilerden gerek diğer kişilerden, ülkenin asayişini bozacak girişimlerde bulunanlar hakkında yalnız hükümet kuvvetleriyle birleşilmeli ve hiçbir şekilde halkın müdahalesine meydan verilmemelidir'' deniliyor.

"ÇETELERE ORDU GERİSİNDE FAALİYET ÇAĞRISI''

Ermenilere karşı vatandaşlara ''sağduyu'' çağrısı yapılırken, Mart 1915 tarihli bir başka belgede, Kafkasya'dan gelen Taşnak delegeleri Erzurum'da katıldıkları bir toplantıda, ''Türk ordusu ricat eder, yahut ilerleyemeyecek duruma gelirse, çetelerin, derhal ellerindeki programa uygun olarak ordu gerisinde faaliyete geçmeleri'' yönünde karar alıyor. Sivas olayı sonrası askeri mahkemeye çıkarılan Ermenilerin ifadelerine ilişkin bir belgede ise ''Van, Bitlis, Erzurum, Şebinkarahisar ve ikinci derecede olmak üzere Sivas, Kayseri ve Diyarbakır'da seçim yaparak, buralarda genel müfettişler, savaş komutanları, çete reisleri tayin ve tespit edildiğini, seferberlik ilanında bütün Taşnak şubelerine, 13 yaşına kadar olan erkeklerin komiteye üye olarak kaydedilip silahlandırılmalarının emir ve tebliğ olunduğunu'' belirtiliyor.

VAN'DAKİ TAŞNAK KOMİTESİNE SİLAH VE CEPHANE YARDIMI

Van Taşnak komitesine Minaryan tarafından Ermenice yazılan bir mektupta ise ''Bizce ve sizce malum olan mal, istediğiniz yol ile size doğru yola çıkarıldı (silah, cephane, bomba kastediliyor). Şimdi size tehlikesiz bir surette mal göndermek zordur. Yollar tutulmuş olmasına rağmen sınırlarda çarpışmalar başlamıştır. Harekette olan kuvvetler, ordunun (asker) cins ve numaraları hakkında yazınız (Türk ordusu hakkında bilgi istiyor)'' ifadelerine yer veriliyor.

Başkomutanlığa 22 Nisan 1915'te Hasankale'den gönderilen bir şifreli yazıda ise Ermenilerin Sivas'ta ve Van'da ayaklandığı, diğer illerdekilerin de uygun zamanı kolladığı belirtilerek, ''Ermenilerin iddia ettikleri gibi misilleme veya jandarmaların zulüm ve düşmanlığına karşı kendilerini korumak niyetinde olmayıp, saldırmak vaziyetinde olduklarını aynen göstermektedir. Silah altında bulunan Ermeni askerlerinin firarı ve Osmanlı ordusunun harp halinde bulunduğu sırada Van'da ortaya çıkan ayaklanma ve Sivas'ta görülen ayaklanma belirtileri, Ermenilerin devlete ihanet ederek, düşmanla ortak hareket ettiklerini ve düşmana yardım ve hizmet ettiklerini ispat etmiştir. Devlete sadık halk incitilmeden, devlete karşı silahlı isyan eden hainlere acınmamasına karar verilmiştir'' deniliyor.

ERMENİLERİN NAKİL VE SEVKLERİ

Belgeler arasında yer alan 31 Mayıs 1915 tarihli Bakanlar Kurulu kararında, harp bölgelerine yakın yerlerde oturan Ermenilerin bir kısmının ordu harekatını zorlaştırdığı, erzak ve askeri malzeme nakliyatını güçleştirdiği, düşmanla işbirliği yaptığı ve birlikte hareket etme emelinde olduğu, ayrıca düşman saflarına katıldığı, yurtiçinde askeri kuvvetlere ve masum halka silahlı saldırılarda bulunduğu, düşmanın deniz kuvvetlerine malzeme sağladığı, müstahkem mevkileri düşmana gösterdiğinin tespit edildiği belirtiliyor.

Belgede, Van, Bitlis, Erzurum, Adana, Sis ve Mersin'in merkezi hariç, Adana, Mersin, Cebeli Bereket, Kozan livaları, Maraş'ın merkezi hariç Maraş sancağı, Halep'in merkezi hariç İskenderun, Beylan Cisrisugur, Antakya ilçelerinin kasaba ve köylerinde oturan Ermenilerin Musul vilayeti ve Zor sancağına, Urfa'nın merkezi hariç Urfa'nın güney kısmına, Halep vilayetinin doğu ve güneydoğu kısmına ve Suriye'nin doğu kısmına nakillerine karar verildiği bildiriliyor. Belgede, şöyle deniliyor:

''Ermenilerden gönderilmesi gerekenlerin, gidecekleri yerlere rahat bir şekilde taşınmaları ve ulaştırılması ile yolculukları boyunca istirahatlerinin sağlanması, can ve mallarının korunması ve tespit edilen yerlere vardıklarında kesin olarak yerleştirilmelerine kadar göçmenler ödeneğinden iaşeleri sağlanacak, daha önce sahip oldukları mali ve ekonomik durumları oranında, kendilerine emlak ve arazi dağıtılacaktır. Muhtaç olanlara devlet tarafından evler inşaa edilecek, çiftçilere tohumluk, meslek sahiplerinden ihtiyacı olanlara alet ve edevat dağıtılacaktır. Ayrıldıkları yerlerde kalan eşya ve mallarının ya da bunların değerlerinin karşılığı kendilerine aynı şekilde verilecektir.

 

SÖZDE Ermeni Soykırımı Hakkında Kapsamlı Bilgi

 

İŞTE GERÇEK SOYKIRIMCILAR

1) Adolf Hitler (Almanya, 1939 - 1945) : 12,000,000 mülteci / kamplarda 2 milyon ölü -kayıp

2) Mao Tze Dong (Çin, 1966 - 1969) : 11,000,000 TÜRK'e asimilasyon / toplama kamplarında sayısı belli olmayan ölü ve kayıplar

3) İspanyol ve Amerikalı Kaşifler 1492-1800 : 7,972,000 ölü / kayıp

4) Hideki Tojo (Japonya, 1941-1944) : 5,000,000 ölü/ kayıp

5) Pol Pot (Kamboçya, 1975-1979) : 1,700,000 ölü

6) Kim Il Sung (Kuzey Kore, 1948-1994) : 1.600,000 mülteci ve toplama kamplarında ölü / kayıp

7) Menghitsu (Etopya, 1975-1978) : 1,500,000 ölü / kayıp

8) (FRANSA) Charles DeGaulle (Cezayir, 1954-1962) : 1,000,000 ölü / kayıp



9) Yakubu Gowon (Biafra, 1967-1970) : 1,000,000 ölü / kayıp

10) Leonid Brezhnev (Afganistan, 1979-1982) : 900,000 ölü / kayıp

11) Jean Kambanda (Ruanda, 1994) : 800,000 ölü / kayıp

12) İngiliz Krallığı (Avustralya, 1849-1938) : 719,000 ölü / kayıp , 100 bin mülteci

13) Suharto (Doğu Timor, 1976-98) : 600,000 ölü /kayıp

14) Saddam Hüseyin (Iran ve Kuzey Irak 1980 -1990 : 600,000 ölü / kayıp

15) Yahya Khan (Pakistan, 1971 ve Banglades,1990 : 500,000 ölü / kayıp

16) Savimbi (Angola, 1975-2002) : 400,000 ölü / kayıp

17) Molla Ömer - Taliban (Afganistan, 1986-2001) : 400,000 ölü / kayıp

18) Idi Amin (Uganda, 1969-1979) : 300,000 ölü / kayıp

19) B.Mussolini (Etihopya,Yugoslavya 1936) : 300,000 ölü / kayıp

20) Danimarka (Danimarka 1945) : 250,000 Alman Mülteci ölüme terk edildi

21) Mobutu Sese Seko (Zaire, 1965-1997) : 250,000 ölü / kayıp, 200 bin mülteci

22) Charles Taylor (Liberya, 1989-1996) : 220,000 ölü / kayıp

23) Foday Sankoh (Sierra Leone, 1991-2000) : 200,000 ölü / kayıp

24) Amerika (Almanya Dresden,1943-1945) : 200,000 sivil ölü (Dresden’e sığınan siviller)

25) S. Milosevic (Yugoslavya,1992-96) : 180,000 ölü / kayıp

26) Michel Micombero (Burundi, 1972) : 150,000 ölü / kayıp

27) Amerika (Hiroşima-Nagazaki 1944) : 135,000 ölü atom bombasi lie bu şehirler yok edildi

28) Almanya (Namibya 1891) : 117,000 ölü / kayıp, 15 bin mülteci

29) Hassan Turabi (Sudan, 1989 - 1999) : 100,000 ölü / kayıp

30) Richard Nixon (Vietnam, 1969 - 1974) : 70,000 ölü / kayıp

31) Papa Doc Duvalier (Haiti, 1957-1971) : 60,000 ölü / kayıp

32) Marcos (Filipinler) : 50,000 ölü / kayıp

33) Hissene Habre (Çad, 1982-1990) : 40,000 ölü / kayıp

34) Vladimir Ilich Lenin (Rusya, 1917-1920) : 30,000 mühalif infaz edildi

35) Francisco Franco (İspanya) : 30,000 mühalif infaz edild

36) Lyndon Johnson (Vietnam, 1963-1968) : 30,000 ölü / kayıp

37) Hafız Esad (Suriye 1980-2000): 25,000 ölü / kayıp

38) Khomeini (Iran, 1979-1989) : 20,000 ölü / kayıp

39) Eski Yugoslavya (1995 Bosna-Hersek) : 15 ölü, 7500 kayıp, 45 bin mülteci

40) Paul Koroma (Sierra Leone, 1997) : 6,000 ölü / kayıp

41) Usama bin Ladin(Dünya çapında,1991-2001) : 4,000 ölü / kayıp

42) Augusto Pinoşe (Chile, 1973) : 3,000 ölü / kayıp

43) Efrain Rios Montt (Guatemala) : 2,000 ölü / kayıp

44) Sierra Leone : 80,000 mülteci, kayıp rakamı belli değil

45) Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti (1912 - 1974) : 25,000 sivil TÜRK Göç etti,1000'ni aşkın Türk Şehit oldu, 100 ingiliz ölü

46) Yunanistan (Batı Trakya,1923-1990) : 400,000 TÜRK evlerin terk etti

47) Bulgaristan (1970-1989) : 360,000 TÜRK, asimilasyon sonucu evlerin terk etti, 1000 kişi toplama kamplarına alındı

48) Norveç 1920-1930 : Türk Tatar göçmenleri kısırlaştırma ve toplama kamplarında izole etme

49) Amerika -Felluce 2004 : Devam ediyor

50) Stalin-Sovyet Rusya (1940-1945) : 6 MİLYON İNSAN KATLEDİLDİ




ERMENİ MESELESİ VE TARİHİ GELİŞİMİ

Soykırım NEDİR?

Aynı ulustan, soydan, dinden olan insanların oluşturduğu bir topluluğu, bilinçli ve planlı biçimde yok etme, ortadan kaldırma. Naziler tarafından işgal edilen Avrupa’da yaşayan Yahudilere 1939 – 1945 senelerinde yapılan işkencelerin ve toplu kıyımların tümüne verilen ad… (Büyük Larus, Cilt 17, Sayfa 10713)

9 Aralık 1948’de, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun, oybirliği ile kabul ettiği soykırım suçunun önlenmesine ve cezalandırılmasına ilişkin sözleşme tarafından tanımlanan ve kınanan bir suçtur.

***

ERMENİ İDDİALARINA CEVAPLAR:

1) 14 Mart 1914 tarihindeki Osmanlı Resmi İstatistiklerine bakalım. Bu kişilerden vergi de alınmaktadır.

Müslüman….15.044.846
Rum…………..1.792.206
Ermeni……….1.294.851
Musevi………….187.073
Bulgar……………14.908
Süryani………….65.503

Geldani…………13.505
Nesturi…………..8.091
Diğer Unsurlar. 99.325

2) 1915 tehcirinden 3 yıl sonra, Paris’te Ermeni Delegasyonu Başkanı Boghos Nubar Paşa, Fransa Dışişleri Bakanlığına başvurup, tehcir edilen Ermeniler için yardım istiyor. Fransa Dışişleri Bakanlığı tehcir edilen ve yardıma muhtaç Ermenilerin sayısı hakkında bilgi istiyor. Boghos Nubar Paşa, şu yazıyla cevap veriyor:

“Ermeni Delegasyonu Başkanı Boghos Nubar Paşa’dan
Fransa Dışişleri Bakanlığı Görevlilerinden Elçi M. Gout’a Yazı

Paris, 11 Aralık 1918

Aziz Elçim,

Arzunuz üzerine, Türkiye’den tehcir edilmiş ve halen tam bir yoksulluk içinde ve acilen yardıma muhtaç durumda olan mültecilerin tahmini sayılarını size sunmakla onur kazanırım.
Kafkasya’da…………………..250.000 kişi bulunuyor
İran’da…………………………..40.000 kişi bulunuyor
Suriye – Filistin’de…………..80.000 kişi bulunuyor
Musul – Bağdat’da…………..20.000 kişi bulunuyor
____________________________________
TOPLAM………………………..390.000 kişi bulunuyor

Tehcir edilenlerin toplam sayısı 600.000 ila 700.000 olarak tahmin ediliyor. Size verdiğim rakamlar, halen Müttefik askerlerince fethedilmiş yerlerdeki sağ olanları göstermektedir. Çöle dağılmış olan diğer tehcir edilenler hakkında ise bugüne kadar hiçbir bilgi alınamadı.
Yüksek saygılarımın teyidini lütfen kabul buyurunuz Aziz Elçim. İmza: BOGHOS NUBAR”

Bu mektuba göre:

- Türkiye’den tehcir edilen Ermenilerin toplam sayısı 600.000 ile 700.000 arasındadır. Yani iddia edilenin aksine Osmanlı topraklarında yaşayan 1,3 milyon Ermeni’nin tamamı değil sadece yarısı sürgüne gönderilmiş, diğer yarısı ise yerinde kalmıştır.
- Boghos Nubar Paşa’nın raporuna göre; tehcir edilen 6-700 bin Ermeni’den 390.000’i, tehcirden 3 yıl sonra hayattaydı; İtilaf Devletlerince işgal edilmiş topraklarda yaşıyorlardı.
- Tehcir edilenlerden geri kalan 200-300.000 Ermeni ise çeşitli yerlere dağılmıştı ve onlara “henüz ulaşılamamıştı.” (Kayıp olanların hepsi ölmüş olsa, ölü sayısı taş çatlasın 200 veya 300 bindir. Hangi 1 / 1,5 / 2 milyon Ermeni’den söz ediliyor? Bu insanlardan mutlaka yolda saldırıya uğrayanlar olmuştur ancak bir o kadar da salgın hastalık, açlık, yorgunluk söz konusudur.)
- 1918 sonunda, yani Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra durum buydu. Bu bilgileri veren Boghos Nubar Paşa, Barış Konferansında Ermenileri temsil eden Ermeni Heyeti Başkanıdır.

3) Büyükelçi Morgenthau, Ermeni Protestanları vekili Zenup Bezciyan ile görüşmesine yer verdiği hatıralarında “Yarım Milyon Ermeni’nin nakledildiğini ve bunların, yerleştikleri yerlerde işlerini kurup, hayatlarını kazanmaya başladıklarının ifade edilmesinden büyük hayrete düştüğünü” belirtmektedir.


4) Türkiye’deki Amerikan misyonerlerinin en tanınmışlarından biri olan İstanbul’daki Robert Kolej’in kurucusu ve uzun yıllar bu kolejin müdürlüğünü yapmış olan Dr.Cyrus Hamlin’in 28 Aralık 1893 tarihli Congregationalist dergisinde “Ermeniler Arasında Tehlikeli Bir Hareket” başlıklı bir makalesinden:

“Kusursuz İngilizce ve Ermenice konuşan ve ihtilalin hararetli savunmasını yapan çok zeki bir Ermeni bana, Rusya’nın Anadolu’yu istila edip ele geçirmesini hazırlamayı kuvvetle ümid ettiklerini bildirdi. ‘Nasıl?’ sorusuna da şu karşılığı verdi: ‘Bu Hınçak çeteleri, İmparatorluğun her tarafında örgütlendiler, Türkleri öldürmek ve onların köylerini ateşe vermek, sonra da dağlara çekilmek için fırsat kolluyorlar. Bunu yapınca gazaba gelecek olan Türkler Ermenilerin üzerlerine çullanacaklar ve onları barbarca kılıçtan geçirecekler. Bunun üzerine Rusya, insanlık n***** ve Hıristiyan uygarlığı adına Anadolu’ya girecektir.’ Bu tasarıyı dehşet verici ve her türlü tahayyülün ötesinde gördüğümü bildirince de şu cevabı verdi: ‘Hiç şüphesiz size öyle gelebilir, fakat biz Ermeniler hür olmaya kararlıyız. Avrupa Bulgar dehşetine kulak verdi ve Bulgarlara hürriyet verdi. Milyonlarca kadın ve çocuğun çığlıkları ve kanı ile karışacak olan bizim sesimize de kulak verecektir.’ Bu plan yüzünden bütün uygar insanlar, Ermeni adını lanetler diye kendisini vaz geçirmeye çalıştımsa da fayda etmedi. ‘Biz ümitsiziz, bunu yapacağız’ dedi.

5) Birinci Dünya Savaşı sonrası, Amerika’nın Kafkas berisi ülkelerde kurmak kararında olduğu Manda’nın, yoklamasını yapmak için General Harbord başkanlığında bir heyet kurulur ve heyet Suriye, Anadolu dahil, bütün Kafkas berisi ülkeleri (Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan) dikkatle gezer, buralarda yaşayan insanlarla tek tek konuşarak bir rapor hazırlar. Bu raporun adı Harbord Raporu olarak geçer.

İşte bu rapor, Rus ordusunun çökmesi üzerine, Bolşevikleri arkalarına alan Ermenilerin; Türklerin evlerini yağmalamalarından söz ediyor. Erzurum’da, Hasankale’de Türk evlerinin, içindeki insanlarla birlikte yakıldığını kaydediyor. Harbord Raporu’nun bu saptamaları üzerine, İngiltere’nin ünlü devlet adamı Lord Curzon, Avam Kamarası’nda verdiği bir nutukta şöyle konuşur:

“Bana öyle geliyor ki, siz Ermenileri, 7-8 yaşında pek masum ve temiz bir kız çocuğu gibi görüyor ve öyle sanıyorsunuz! Ama bunda pek yanılıyorsunuz! Zira Ermeniler, özellikle son hareketlerindeki vahşetle, ne ölçüde kan dökücü, vahşi bir millet olduklarını bizzat kendileri ispat etmişlerdir.”

6) Amerika’nın Halep Konsolosu’nun göçmenlerle ilgili raporlarında: Göçmen kamplarında kiliselerin, hastahanelerin, dokuma atölyelerinin faaliyete geçtiği yazılmaktadır.

7) “Rus istilası sırasında Ermeni cinayetlerinden kurtulmak için, Diyarbakır üzerinden Halep ve Adana yolu ile Konya’ya ve Erzurum-Erzincan’dan Sivas’a sığınan Türk göçmenlerinin gösterdikleri sefalet manzarası, Ermenilerin tehcir sırasında gösterdiklerinden az değildir. Fakat o biçareler, Müslüman oldukları için, Alman ve Amerikalı misyonerler, onlar için raporlar yazmadı. Onların sefalet ve felaketini edebi bir dil ile anlatmak gereğini vicdanında duymadı. Trabzon, Van, Bitlis, Erzurum vilayetlerinin, Ruslar tarafından istilası sırasında oralarda yaşayan Türklerden acaba ne kadarının, Ermeniler tarafından barbarca cinayetlerle öldürüldüklerini ve ne kadarının, hicret sırasında yok olduğunu bilen var mı? İşte biz haber verelim ki, bu yüzden ölen Türkler, muhakkak bir buçuk milyonu geçer… Ermeni ölümlerinden Türkler sorumlu oluyor da Türk ölümlerinden ve sefaletten Ermeniler niçin sorumlu olmuyorlar?!

 

SÖZDE Ermeni Soykırımı Hakkında Kapsamlı Bilgi


MAVİ KİTAP:

Bu kitap, 1. Dünya Savaşı içinde çıkarılmış bir savaş propagandası yayınıdır. Ermeni militanlar 2000 yılında bu kitabın ikinci baskısını yaptılar.

İngiltere’de pek çok Mavi Kitap vardır ve bu kitaplar elçilik ve konsolosluk raporları gibi resmi belgelerden oluşur. Oysa Ermeniler ile ilgili olan “Mavi Kitap” diğerleri gibi değildir, İngiliz resmi belgelerinden oluşmaz çünkü savaş dolayısı ile 1914’de Türk – İngiliz diplomatik ilişkileri kesilmiş, Türkiye’deki İngiliz Büyükelçiliği ve konsoloslukları kapanmıştı. Dolayısı ile 1915 tehcir olayını rapor edenler, Türkiye’deki İngiliz diplomatları değil, misyonerler, gazeteciler, Ermeni komitacıları vs. gibi resmi sıfatı olmayan kimselerdir. Yani bu kitabı okuyarak tehciri ve Türkleri anlamaya çalışmanın, Nazi belgelerini okuyup Yahudiler hakkında fikir sahibi olmaktan hiçbir farkı yoktur.

Ermenilerle ilgili bu “Mavi Kitap” içinde toplam 150 “belge” vardır. Bunların 70 tanesini Ermeni iddialarını benimsemiş olan Amerikalı misyonerler, 50 tanesini Ermeni militanlar, Taşnak komitacıları kaleme almıştır.

Amerikalı tarihçi Justin Mc Carthy: “Propaganda malzemesi olarak yazılan bu kitaptaki belgeler tamamen sahte ve düzmece. Mavi Kitap’ta olayları anlatanların dörtte birinin kimliği bilinmiyor. Kitapta belge diye sunulanlar Taşnak gazetelerinden yapılan alıntılardır. Bunlar büyük yalanlar değil, aptalca yalanlardır.”

Mavi Kitap’ın yazarı İngiliz tarihçi Arnold Toynbee, anılarında: “Kitapların propaganda için hazırlatıldığını bilseydik yapmazdık” diye yazmıştır.

Mavi Kitap”ın ilk amacı, Ermeniler için Amerika’dan yardım toplamaktı. İkinci amacı ise, ABD’yi Avrupa savaşına sokmaktı.

Bugün Ermenilerin ve yandaşlarının dört elle sarılmakta oldukları bu kitap, o günlerde dahi Türkleri suçlamak için hukuki delil olarak ileri sürülememiş ve kullanılamamıştır. 1919 – 1920 yıllarında İngilizler tarafından Malta Adası’na sürülmüş olan Türklerden 58’i, Ermeni katliamıyla suçlanmak istenmiş, fakat bunlar aleyhinde bir delil bulunamamış, o “Mavi Kitap” da hukukçuların önüne bile çıkarılamamıştı. Sonunda Malta sürgünleri, resmen suçlanamadan, sorgulanamadan serbest bırakılmışlardır.

80 yılda ne değişmiştir de o günlerde bile güvenilmeyip, delil olarak kabul edilemeyen bu kitap bu günün Ermeni iddialarının delili olarak kabul edilmiştir?

Bu kitapla birlikte aynı dönemde “Alman Vahşeti” adıyla bir Mavi Kitap daha yayımlanır. Almanlar, 1925 yılında yaptıkları araştırmalar sonucunda bu kitaptaki bilgilerin yalan olduğunu ortaya koyarlar. İngiltere, bunun propaganda amaçlı olduğunu kabul eder. Ama bizli ilgili “Mavi Kitap” kalır.

OSMANLI’DA ERMENİLER:

Osmanlı Hıristiyanları genellikle Türklerden çok daha iyi durumdaydılar. Askere gitmiyorlardı. Bundan da yararlanarak ticareti, küçük zanaatları ele geçirmişlerdi. Islahat döneminde tarımı da ele geçiriyorlardı. Türklerin tarlasını, bozulan çiftini, çubuğunu satın alıyorlardı. Osmanlı Ermenisi köyde ağa, kasabada eşraf, şehirde zengin işadamı olmuştu. Başkentte paşa oluyordu artık. Türk köylüsünün korkulu rüyası o götürü vergi toplayanların çoğu; Ermeniydi, Rumdu. Durmadan yakınan, sızlanan da yine onlardı, Padişahın Hıristiyan tebaasıydı. Anlaşmalar onlar içindi, yabancı konsoloslar onlara kulak veriyor, yabancı elçiler onlara arka çıkıyordu. Osmanlı Ermenisi, ezilmek şöyle dursun, korunmuş, kayrılmış ve şımartılmıştı.

Babıali’nin can damarı TERCÜME ODASI, Ermenilere bırakılmıştı. Buradan dünya ve ülke izleniyor, politikalar üretiliyor, uygulanıyor, bütün devlet adamları, önce burada hizmet verdikten sonra, sadrazamlığa kadar bütün devlet kademelerinde görev alıyorlardı.

İsyanları çıkaran ERMENİLER…

Köyleri basıp insanları kesip, öldüren, kadınların ırzına geçen ERMENİLER…

Düşmanla işbirliği yapan ERMENİLER…

Osmanlı’ya karşı düşmana casusluk yapan yine ERMENİLER!..

Savaş zamanında tüm bunların cezası, dünyanın her yerinde kayıtsız şartsız İDAM’dır.

Oysa Osmanlı hükümeti, İDAM yerine TEHCİR’i tercih ediyor.


* Ermeni komitecileri Anadolu’da ayaklanma çıkarıyor.
* Ayaklanma bastırılınca yurtdışında yaygara koparılıyor.
* Türkiye, en ağır biçimde karalanıyor.
* Ayaklanmayı Ermenilerin çıkardıkları göz ardı ediliyor.
* İsyan eden Ermenilerin, isyan ettikleri ve Türk askerine silah çektikleri için cezalandırıldığı söz konusu edilmiyor; tersine, sırf Hıristiyan oldukları için Müslümanlarca katledildikleri ileri sürülüyor.
* Kiliselerde Türkleri lanetleme duaları, meydanlarda protesto mitingleri yapılıyor.
* Gazetelerde ve dergilerde koyu düşmanlık yazıları yayımlanıyor.
* Ermeniler için yardım kampanyaları açılıyor.

 

SÖZDE Ermeni Soykırımı Hakkında Kapsamlı Bilgi


SÖZDE SOYKIRIMI TANIYAN ÜLKELER:


29 Nisan 1982: Kıbrıs Rum Kesimi Parlamentosu
15 Nisan 1995: Rus Duma’sı
25 Nisan 1996: Yunanistan Parlamentosu
26 Mart 1998: Belçika Senatosu
28 Mayıs 1998: Fransız Ulusal Meclisi
29 Ocak 2000: İsveç Parlamentosu
11 Mayıs 2000: Lübnan Parlamentosu
16 Haziran 2000: İtalya’da Roma Şehir Meclisi
28 Ocak 2001: Fransa Senatosu
13 Haziran 2002: Kanada Senatosu
20 Ağustos 2003:Arjantin Senatosu
16 Aralık 2003:İsviçre Parlamentosu
18 Mart 2004: Arjantin
26 Mart 2004: Uruguay (Pes artık!)
31 Mart 2004: Arjantin Kongresi
21 Nisan 2004: Kanada Parlamentosu
30 Kasım 2004: Slovakya Parlamentosu
05 Aralık 2004: Hollanda Parlamentosu

Son olarak Polonya Parlamentosu da bir karar almış ve Almanya Parlamentosuna da benzer bir karar tasarısı sunulmuştur. Sözde soykırımı ABD eyaletleri tanımıştır.

SÖZDE SOYKIRIM ANITLARI:

Nisan 1967: İlk Ermeni “soykırım” anıtı ABD’nin California eyaletinin Montebello şehrinde dikildi. Anıta Türk ulusunu karalayan şu kitabe kondu: “Türklerin insanlığa karşı yapmış oldukları katliam ve Türkler tarafından katledilen Ermenilerin hatırasına…”

07 Kasım 1967: İkinci Ermeni “soykırım” anıtı, Sovyet Ermenistan Cumhuriyeti’nin başkenti Erivan’da dikildi.

29 Kasım 1967: Sovyet Ermenistan Cumhuriyeti’nin Sisernakabend şehrinde, hatıra taşı biçiminde bir “soykırım” anıtı daha dikildi.

Nisan 1971: Fransa’da Marsilya şehrinde, Ermeni kilisesinin bahçesine dikildi.

24 Nisan 2005: Bu kampanyaya son olarak Almanya da katıldı. Almanya’da ilk Ermeni anıtı Bremen şehrinde açıldı.

ONLAR NE YAPTILAR?

İNGİLİZLER:


**1. Dünya Savaşı sırasında, Almanya ile İngiltere arasında savaş başlar başlamaz, İngilizler, Güney Avustralya eyaletinde yaşayan Alman kökenli nüfusu kıtanın iç taraflarına sürmüşler. Güney Avustralya’da çok sayıda Alman asıllı Avustralyalı var. Bunlar, 1. Dünya Savaşı’ndan uzun yıllar önce, 19. yüzyılda oralara gelip yerleşmişler, Avustralyalı olmuşlar, genellikle bağcılık yapıyor, şarap üretiyorlar.

İngilizler, o insanları perişan halde sürerken, onlara çok gaddarca davranmışlar. Evlerini basmışlar, mallarını, mülklerini tarumar etmişler, piyanolarını bile parçalamışlar. Niye mi? Piyano ile Alman marşları çalabilirlermiş! Savaş Avrupa’da, bunlar ise Avustralya’da. Bu insanlar, Avustralya hükümetine silah çekmemiş, İngiliz asıllı Avustralyalılara kurşun sıkmamış, Almanya ile işbirliği yapmamış. Ama Avrupa’da savaş başlar başlamaz, ne olur ne olmaz diye sürülmüşler.

**Sipahi isyanında yakaladığı Hintlileri top namlularının ağzına bağlayıp sonra o topları ateşleyen İngiltere değil miydi?

**İhtilal sırasında İrlanda’da birçok İrlandalıyı kendi eli ile öldürmüş bulunan bir İngiliz subayı, İngiliz Harp Divanı “deli” olduğu gerekçesi ile serbest bırakılıp ve yine Katil Jaucas, jüri tarafından beraat ettirilmemiş miydi?

 

SÖZDE Ermeni Soykırımı Hakkında Kapsamlı Bilgi

 

RUSLAR:

Rus orduları, 1914 kışında Anadolu’ya karşı büyük taarruza başlarken, Kafkasya'da yaşayan Türk ve Müslüman kitleleri de önlerine katarak yürüyorlardı. Kafkasyalılar, Anadolu’ya doğru sürülüyor, sürülürken eziliyor, kırılıyordu. Ruslar, 1877-78 kışında Tuna ve Edirne vilayetlerinde yapmış olduklarını, 1914 – 15 kışında Kafkaslar’da, Doğu Anadolu’da tekrarlıyorlardı. Üstelik bu insanlar ayaklanmamış, silaha sarılmamış, casusluk veya düşman ile işbirliği yapmamıştı. Tek suçları Türk olmaktı.

Bütün dünyanın gözü önünde Rusya, Türk topluluklarına türlü işkenceler, katliamlar yapmamış mıydı? Bir gecede Kırım Türkleri evlerinden atılmadı mı? Bu Türkler sürülmedi mi? Yollarda bir yığın Türk yaşamını yitirdi. Zulüm bitti mi? Hayır.. Özbekistan'da 'deniz, martı' diye şiir yazanın kalemini gözüne soktular. "Kırım özlemi var bu şiirlerde" diye.. Kazakistan'da, Azerbaycan'da, Özbekistan'da, Kırım'da her yerde Rus vahşetinin izleri var. 'Özgürlük' diyenin tepesine bindiler.

Bütün dünyanın gözleri önünde Yahudilere de katliam uygulayan Rusya değil miydi? Bu katliamları dünya öylece seyretmemiş miydi?

FRANSIZLAR:


Ülkelerinin özgürlüğü için dövüşen Cezayirlileri mağaralara tıkıp sonra onları dumanla boğan Fransa değil miydi?



ALMANLAR:


2.Dünya savaşı boyunca işgal ettiği ülkelerde yaşayan 7 Yahudi’den 6’sını toplama kamplarında açlıktan, hastalıktan ya da gaz odalarında öldüren, Almanya değil miydi? Savaşın başında Polonya’da 3.300.000 Yahudi yaşıyordu; 1944 yılında ise, bunların hayatta kalanları, yüzde 10’dan fazla değildir.

ABD’LİLER:


•1945'te Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombası atarak 250 bin kişiyi katleden,
*1954'te binlerce Guatamalalı'yı öldüren,
• 1955'te Endonezya, Laos ve Kamboçya'da çok sayıda kanlı CIA operasyonları düzenleyip, 20 yıl sonra Kamboçya ve Laos'ta yine binlerce kıyım yapan Amerika değil midir?

•1956-59 arasında Küba'da 60 bin kişiyi katleden,
•1965'te işbirlikçisi Suharto aracılığı ile 1 milyon Endonezyalı'yı yok eden,
•1965'te paraşütçülerini indirip, 10 bin Dominikli’yi öldüren,
•1975'te Vietnam'dan kovulduğunda, geride milyonlarca ölü ve sakat bırakan Amerika değil midir?
•1973'te Şili'de CIA‘in düzenlediği darbe ile 30 bin kişiyi öldüren,
•Arjantin'de faşist generalle birlikte 30 bin kişiyi öldüren,
•1983'te 14 bin deniz piyadesiyle yapılan Lübnan müdahalesinde binlerce Lübnanlıyı katleden,
•Yine aynı yıl Grenada'yı işgal edip yüzlerce Grenadalı’yı katleden,
•1989'da asker çıkarttığı Panama'da 5 bine yakın insanı öldüren,
•1991'deki Körfez Savaşı'nda Irak üzerine 12 bin sorti yapıp, çok sayıda sivilin ölümüne neden olan Amerika değil midir?

İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika, Japonya ile savaş kararı alır almaz, Amerika’ya yerleşmiş ve Amerikan vatandaşı olmuş tüm Japonları, hiçbir ayrıma, hiçbir açıklamaya gerek görmeden, enterne etmemiş midir?

1965’de sözde Ermeni Katliamının 50. yılı kampanyası sırasında, ABD’nin Fresno şehrinde Talat Paşa’nın katili Soghomon Telerian’ın anıtı dikildi. Nisan 1967’de ilk Ermeni “soykırım” anıtı da ABD’nin California eyaletinin Montebello şehrinde dikildi. 1973’de Türk diplomatlarına karşı ilk Ermeni suikastı Amerika’nın Santa Barbara şehrinde düzenlendi.

AB BİZDEN NE İSTİYOR?

1) Sözde soykırımın Türkiye tarafından resmen tanınması
2) Ermenistan – Türkiye sınırının açılması
3) Ermenistan hükümeti ile diplomatik ilişki kurulması

Oysa Ermenistan’a Azerbaycan’da işgal ettiği topraklardan çekilmesini söyleyen yok!

BUGÜNLERE NASIL GELİNDİ?

1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya,Osmanlı Hıristiyanlarının koruyucusu oldu.

1830 Osmanlı – ABD Ticaret Anlaşması’ndan sonra Amerikan misyonerleri Osmanlı Ermenilerine el attı. O güne kadar evlerinde ve kiliselerinde Türkçe konuşan, ancak Arap Harflerini okumakta zorlanan Ermeniler için Ermeni harfleriyle Türkçe İncil bastılar. Osmanlı ülkesinde Ermenilere Ermenice öğreten, Ermenice gramer ve sözlük kitaplarını yazanlar Amerikalı misyonerlerdir.

İngiltere ve Fransa, boş durur mu? 1856’da önce Sultan Abdülmecid’e çıkarttırdıkları Islahat Fermanı sonra da Paris Antlaşması ile Müslüman olmayan Osmanlı vatandaşlarının koruyuculuğuna soyunurlar. Artık bütün büyük devletler Osmanlı Hıristiyanlarının “koruyucusu”dur ve hepsinin burnu, Osmanlı Devleti’nin içişlerinin içindedir.

Derken 1876 yılında Filibe sancağında bir Bulgar ayaklanması çıkarılır. Osmanlı ayaklanmayı bastırır. Hıristiyan dünyasında “Müslüman Türkler Hıristiyan Bulgarları kesiyor” diye bir yaygara kopar.

Aradan 1 yıl geçer; Rusya, bu sefer de Bulgarların kurtarıcısı rolünde, Osmanlıya savaş açar ve hem Balkanlar hem de Kafkaslar üzerinden Osmanlı ülkesine saldırır. Doksanüç Harbi de denilen 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı başlamıştır.

İşte tam bu sırada;

•Eli silah tutan Türklerin cephelere gitmiş olmalarını fırsat bilip, Türk köylerine saldıranlar, dünya kadar cana kıyanlar; Ermeni çeteleri,
•Kars düşünce, işgalci Ruslarla işbirliğine başlayanlar; buradaki Ermeniler,
•Erzurum’a giren Ruslar’ın polis kuvvetine katılan ve işgal süresince Erzurum’da Türkler'e zulmetmekte bir sakınca görmeyenler; Ermeniler,
•İşgal boyunca Ruslar’a alkollü içki vs. satıp, dünyanın parasını kazananlar;Ermeniler,
•İşgalci Rusları evlerinde barındıranlar; Ermeniler.
•Ama her ne hikmetse “mazlum” olan; yine bu Ermeniler.

3 Mart 1878’de imzalanan Ayastefanos Antlaşması ile Rusya, Kars, Ardahan ve Batum’u alıcak, Erzurum’u ve diğer bazı yerleri ise boşaltıp, Türkiye’ye bırakacaktır. Buralarda Ruslarla işbirliği yapmış ve Türkler'e zulmetmiş olan “mazlum !” Ermeniler, Ruslar çekilince zulmettikleri insanların intikam almalarından korkarlar. “Koruyucu” Rusya da, Ayastefanos Antlaşması’nda Ermenilerin güvenliğinin sağlanması”nı hükme bağlar. Ayrıca “Ermeniler için reform yapılmasını” da şart koşar. Ancak Ayastefanos Antlaşması yürürlüğe girmez, onun yerini Berlin Antlaşması alacaktır.

Tahmin edeceğiniz gibi Ayastefanos Antlaşması İngiltere’yi telaşlandırır. Ermeniler üzerinde Rus nüfusu artacak ve Rusya doğuda prestij kazanacak! Olacak şey değil! Ayastefanos Antlaşmasını değiştirmek için hemen harekete geçer ve Osmanlı Hükümeti ile 1878 Kıbrıs Antlaşması’nı imzalar.

Buna göre eğer bir gün Rusya, Osmanlı Devleti’nin Asya topraklarına saldırırsa, İngiltere silahı kapıp, Osmanlı Devleti’nin yardımına koşacaktır. Bu “olası” yardıma karşılık da Osmanlı Devleti, Kıbrıs Adası’nın yönetimini İngiltere’ye bırakacaktır.

Osmanlı üretmiyor, üretmediği gibi habire tüketiyor, Osmanlı’nın bir dolu da borcu var, Osmanlı’nın ne kendine güveni ne de saygısı var, ille de büyük bir devletin yardımına muhtaç, “ver kurtul” diyor, veriyor. Verip de kurtulsa yine iyi. Anadolu’da bulunan Hıristiyan ve diğer tebaanın iyi idare edilmesi ve korunması hakkında “sonradan” kararlaştırılacak olan gerekli ıslahatı yapacağını da İngiltere’ye vaat ediyor. Böylece İngiltere, Ermenilere el atmak için gereken hukuki dayanağa kavuşuyor. Kader mi bu?!

İngiltere öncü olur, Rusya ile Osmanlı Devleti arasında imzalanmış olan ikili Ayastefanos Antlaşması değiştirilir, yerine çok taraflı 1878 Berlin Barış Antlaşması imzalanır. Ermenilerin oturdukları vilayetlerde muhtaç oldukları ıslahat ve düzenlemeleri ile Ermenilerin emniyet ve huzurlarını koruma garantisi bu anlaşmaya da girer.

Rusya Ermenileri tarafından 1887’de kurulan Hınçak ve 1890’da kurulan Taşnaksutyun Ermeni İhtilal Örgütleri, Samsun – Mersin hattının doğusunda kalan bütün Anadolu Topraklarını “Ermenistan” yapmak istediklerinden, Anadolu’da kan dökmeye başlarlar. 1890 Erzurum isyanı ile başlayan ve 1896 Van isyanı ile sona eren dönemde üst üste toplam 34 silahlı Ermeni olayı ve Ermeni ayaklanması çıkarılır.

Bu olayların içinde İstanbul’da gerçekleştirilenler de vardır. İstanbul Galata semtindeki Osmanlı Bankası silahlı – bombalı bir Ermeni çetesi tarafından basılır. 1905 yılında Sultan Abdülhamid’e de suikast düzenlenir. Eylemleri ses getirir.

Olayları Ermeniler çıkartmıştır ancak yurt dışında “Müslüman Türkler, masum Hıristiyan Ermenileri kesiyor” diye yaygara koparılmış ve ölen Ermenilerin sayısı 30 kat arttırılarak gösterilmiştir. Her nedense Ermenilerin bu olaylarda katlettikleri Türklerin sayısını dile getirmek hiçbirinin aklına gelmemiştir.

1.Dünya Savaşı’ndan önce son Ermeni ayaklanması 14 Nisan 1909’da Adana’da çıkar. Silahlı Ermeniler, Türk mahallelerine saldırıp isyanı başlatırlar. Asker yetişinceye kadar kendilerini savunan Türklerle Ermeniler birbirlerine girer. Türk – Ermeni boğuşması 3 gün sürer, çevre yörelere de yayılır ve sonuçta 1850 Türk ve 17000 kadar Ermeni can verir. Dış basın, İttihatçılar ve Türkler aleyhinde demediğini bırakmaz.

3 gün sonra Cemal Paşa Adana’ya gönderilir. Ayağının tozuyla 47 Türk'ü astırır. Ayaklanmayı çıkaran , Türkler'e silahla saldıran Ermenilerdir. Ne var ki; asıl suçlu durumundaki Ermenilerden sadece 1 kişi idam edilir!

Derken Osmanlı Devleti, Kasım 1914’de 1. Dünya Savaşı’na girer. Osmanlı toprakları 3 koldan istila edilmektedir. Batıda İngilizler ve Fransızlar Çanakkale’yi zorlamaktadır. Doğuda Rus orduları Doğu Anadolu’yu istila etmektedir. Güneyde ise İngilizler Süveys Kanalı harekatını başlatmaktadırlar. İşte tam bu sırada içerden Ermeniler, devlete karşı silaha sarılırlar.

Özellikle Doğu’da yaşayan Ermeniler,

•Ruslardan yardım ve destek de gördükleri için cephe gerisini cehenneme çevirirler,
•Köylere baskın yaparlar,
•Erkekleri öldürürler ve öldürdükleri bu erkeklerin ağızlarına, kendi tenasül aletlerini koyup öylece teşhir ederler,
•Kadın ve kızların ırzına geçerler.



Bütün bu olup bitenin arkasında ya TAŞNAK ya da HINÇAK dernekleri vardır ama komitelerin dışında yaşayan Ermeniler de vardır ve bunlar hükümete başvurup, “suçluların cezalandırılmasını” isterler.

İçişleri Bakanı Talat Paşa, bölgede huzuru sağlamanın tek çaresi olduğu halde yine de “Tehcir” kararı almamak için direnir.

Osmanlı Ordusu, karşısındaki ordudan değil, gerisinde bıraktığı Ermeni düşmanlığından çekinir hale gelir. Artık Tehcir’den başka çare yoktur. Talat Paşa, direnmekten vazgeçer ve cephe gerisinde ordularımızın ihanete uğramasını durdurmak için Tehcir Kanunu çıkartır. Ermeniler savaş sahasına bitişik vilayetlerle, denize çıkışı olan vilayetlerden alınıp, güneye yani zarar veremeyecekleri, henüz savaştan uzak yerlere nakledileceklerdir. Tehcirin kapsamı dardır.

Ama Ermeniler rahat durmaz;

•Bu kararın uygulanması sırasında geride kalan öteki Ermenilerin de isyan ettikleri görülür,
•Ülkenin batısında yaşayan Ermeniler, cehenneme dönüşen Çanakkale savaşında düşmana casusluk yaparlar.
•Mısır’a giren İngiliz ordusunun haber alma servisini de Ermeniler besler!

Sonuç olarak Anadolu’nun başka yörelerindeki Ermeniler de tehcir edilirler.

Göç yolunda, hastalıktan, açlıktan, eşkıya çetelerinin saldırılarından pek çok Ermeni ölür. Kamuran Gürün, “Ölenlerin sayısı 300 bini bulmaz” diyor. O büyük savaşta ölen Türklerin sayısı on kat daha fazladır.

Talat Paşa’ya kulak verelim: ”Gerek tehcir, gerekse isyanlar yüzünden Ermeniler çok zayiat vermişlerdir. Bunu itiraf etmek lazımdır. Fakat, Doğu vilayetlerindeki Müslümanların da Ermeniler yüzünden aynı zayiata uğradığı bir gerçektir.

Rusların, Van, Bitlis, Muş ve Erzurum’u işgalleri sırasında yapılan ve bizzat Ruslar tarafından itiraf olunan zulüm ve cinayetler, o derece vahşetle yapılmıştır ki, Müslümanlar, artık ‘evlerinde kalma’ cesaretlerini kaybetmişler, aç ve çıplak göç etmeye mecbur olmuşlardır. Böylece, yerinden olan Müslümanlardan 600.000 kişi ölmüştür!”

1917 Bolşevik İhtilali ile Rus İmparatorluğu çözülür ve 1918’de Güney Kafkasya’da, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan bağımsızlıklarını ilan ederler. Ermenistan, hiç vakit kaybetmez ve “Büyük Ermenistan”ı kurmak için Türk topraklarını işgal etmeye başlar.

Bu arada I. Dünya Savaşı sona erer. Türkiye, yenilen taraftadır. 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi nedeni ile Türk ordusu Kars, Ardahan ve Batum sancaklarını boşaltacaktır. Bundan başka Van, Bitlis, Erzurum, Diyarbakır, Elazığ ve Sivas vilayetlerinin de İtilaf Devletleri tarafından işgal edilebileceğini kabul etmiştir.

10 Ağustos 1920’de İstanbul Hükümetine dikte edilen Sevr Anlaşması, Doğu Anadolu’da bir büyük Ermenistan devleti kurulmasını öngörmüştür. Türkiye – Ermenistan sınırının saptamasını, Amerika Başkanı Wilson yapacaktır. Osmanlı Hükümeti, ABD Başkanının vereceği kararı kabul etmeyi garanti etmiştir.

Bu antlaşmadan cesaret alan Ermenistan, “Büyük Ermenistan” emelini gerçekleştireceğim diye Türk topraklarına saldırmaya başlar. Bunun üzerine, 1920 yılı sonlarına doğru Türkiye ile Ermenistan arasında savaş çıkar. Bu savaşta Milli Kuvvetlerimiz Ermenileri yenerek, Sarıkamış’ı, Kağızman’ı, Kars’ı, Gümrü’yü ve Iğdır’ı Ermenilerden kurtarır.

2/3 Aralık 1920’de Ermenistan ile Gümrü Barış Antlaşması imzalanır. Bu antlaşma, yeni Türkiye devletinin imzaladığı ilk barış antlaşmasıdır. Buna göre, 1877 – 1878 sonunda kaybedilen yerler (Batum hariç) Türkiye’ye iade edilir: Oltu, Sarıkamış, Kars… anavatana döner. Sevr Antlaşması geçersiz sayılır.

Ancak bu antlaşmanın ardından Kafkaslar’da durum yine değişir: Kızılordu bu bölgeye yürür; Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan Cumhuriyetleri Sovyetler Birliğine bağlanır; Erivan’daki Taşnak Hükümeti devrilir ve dolayısıyla Gümrü Antlaşması onaylanamadan kalır. Daha sonra yapılan Moskova ve Kars Antlaşmaları, Gümrü Antlaşması’nın yerine geçer.

16 Mart 1921’de Rusya ile Moskova Antlaşması, 13 Ekim 1921’de Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan ile Kars Antlaşması imzalanır. Bu antlaşmalar, Gümrü Antlaşması ile belirlenmiş olan sınırı doğrular. Kars ve Ardahan Türkiye’de, Batum ise Sovyet Gürcistan Cumhuriyeti’nde kalır. Aynı antlaşmalar ile Türkiye, Nahçıvan bölgesinin Azerbaycan himayesinde özerk bir bölge olmasını kabul eder. Ancak bu bölgenin hiçbir zaman bir başka devlete (mesela Ermenistan’a) bırakılmamasını şart koşar ve bunu antlaşmaya geçirtir.

Kısacası; bugünkü Türkiye – Ermenistan sınırı Lozan Antlaşması’ndan önce, 1920 – 1921 yıllarında çizilmiştir. Bu sınır, Ermenistan tarafından önce Gümrü sonra da Kars anlaşmaları ile 2 defa kabul edilmiş, onaylanmış ve daha o yıllarda kesinleşmiştir. Önce Ermeni Taşnak hükümeti, sonra Ermeni Sovyet Hükümeti ayrı ayrı Türkiye ile antlaşma imzalamışlar ve Türkiye – Ermenistan sınırını tanımış ve onaylamışlardır.

 

SÖZDE Ermeni Soykırımı Hakkında Kapsamlı Bilgi


SUİKASTLER:

15 Mart 1921: Talat Paşa, Berlin’de vurulup şehit edilir. Katil Tehlerian adlı bir Ermeni teröristtir ve “Ermeni Ulusal Kahramanı” ilan edilir.

6 Aralık 1921:
Eski Sadrazam Said Halim Paşa Roma’da vurulup, şehit edilir. Katil, Arşavir Şiragian adlı bir Ermeni teröristtir ve “Ermeni Ulusal Kahramanı” ilan edilir.

17 Nisan 1922: Berlin’de Eski Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey ile İttihat ve Terakki’nin eski başkanlarından Bahaeddin Şakir Bey katledilir. Katil Aram Yerganian adlı bir Ermeni komitacıdır ve “Ermeni Ulusal Kahramanı” ilan edilir.

22 Temmuz 1922:
Eski Bahriye Nazırı Cemal Paşa ve yaverleri Nusret ve Süreyya Beyler, Tiflis’te Ermeni teröristlerce şehit edilirler. Katiller yakalanamaz.


Başarabilselerdi Lozan Konferansı sırasında İsmet Paşa’ya ve daha sonra da Atatürk’e suikast yapacaklardı ama başaramadılar!

1922 – 1923 Lozan Konferansı:

Meclis İsmet Paşa’yı Lozan Konferansı’na gönderirken çok kararlıydı. Bu konferansta Anadolu’nun herhangi bir yerinde Ermeniler için toprak talebi olduğu takdirde, Türk heyeti barış müzakerelerini kesecekti. Nitekim, müttefikler, 2. komisyonda Ermeni konusunu gündeme getirmek isteyince, heyetimiz topluca celseyi terk eder. Bu konunun görüşülmesini de bir daha kabul etmez. Sonunda, Anadolu’da Ermenilere toprak verilmez. Böylece, Ermeni sorunu Lozan’da kapanır.

TÜRK DİPLOMATLARA SALDIRILAR VE ASALA

Aradan yıllar geçer. 1964 yılında sözde soykırımın 50. yılının yaklaştığı iddiasıyla biri ABD’nin diğeri de Sovyet Rusya’nın adamı olan 2 Ermeni patriğinin hemen hemen eşzamanlı çağrılarıyla Ermeni sorunu bundan 40 yıl önce yeniden gündeme gelir.

1970’lerde Ermeniler bu sefer Türk diplomatlarına saldırırlar.

Türk diplomatlarına karşı Ermeni suikastlarının çoğu demokratik Batı ülkelerinde düzenlendi. Ermeni teröristler Amerika, Batı Avrupa ve Avustralya’da lojistik destek buluyor, daha kolaylıkla eylem yapıyor ve buralarda çoğu zaman cezasız kalıyor ya da hafif cezalarla kurtuluyorlardı.

Ermeni cinayetlerinin birçoğu Paris’te işlendi. Fransız makamları, korumakla yükümlü oldukları halde Türk diplomatlarını korumamışlar ve Ermeni terörüne göz yummuşlardır. Katillerin çoğu yakalanmamış, cinayetlerin failleri meçhul kalmıştır. Yakalanan veya teslim olan Ermeni katiller de hak ettikleri cezalara çarptırılmamışlardır.


Ülke……………Saldırı…….Ölü….Yaralı
Fransa…………………8.............17……..71
ABD/Santa Barbara..3…………..4
Yunanistan………….3……………...4
Avusturya…………..3……………….3
İsviçre…………………3……………….1………..2
Kanada……………….3……………….1…………2
Portekiz………………2……………….4…………2
Hollanda……………..2……………...2
İtalya………………….2……………….1…………1


Ülke…………….Saldırı…….Ölü…..Yaralı
İspanya………………..1…………….2
İran………………………1…………….2
Yugoslavya………….1…………….1……………1
Irak……………………..1…………….1……………1
Belçika…………………1…………….1
Bulgaristan………….1…………….1
Lübnan………………..1…………….1
Danimarka…………..1…………….1


17 Nisan 1987’de Başbakan Turgut Özal, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik başvurusunu yaptı.
Böylece;
•AB kurumlarında Ermeni sorunu yeniden gündeme getirildi,
•Türkiye aleyhine çeşitli kararlar alındı,
•AB üyeliği için sözde Ermeni soykırımını tanımak bir önkoşul olarak Türkiye’ye dayatıldı.

23 Ağustos 1990’da Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti, bir Bağımsızlık Bildirgesi yayımlayarak bağımsızlığını ilan etti. Bu bildirgede “Ermeni soykırımının Türkiye tarafından tanınması” ve “Batı Ermenistan”ın bağımsız Ermenistan Cumhuriyeti emelleri olduğu” belirtildi.

Batı Ermenistan dedikleri, Türkiye’nin Doğu’su!

Ermenistan, daha bağımsızlığını ilan ederken saldırgan politikasını ortaya koymuştur. Bir yandan komşusu Azerbaycan topraklarının bir bölümünü fiilen işgal etti, diğer yandan da komşusu Türkiye’yi hedef aldı.

5 Temmuz 1995’de kabul edilen Ermenistan Cumhuriyeti Anayasası’nda Bağımsızlık Bildirgesi’nde yer alan esaslar olduğu gibi benimsedi. Böylece “soykırım”ın Türkiye’ye kabul ettirilmesi ve “Batı Ermenistan” emelleri, anayasa esası haline getirildi.

 

Ermeni vahşetine Rus tanık

Genelkurmay Başkanlığı, Ermenilerin doğu cephesinde yaptıklarına görgü tanıklığı eden Rus yarbayın günlüğünü yayınladı.

Genelkurmay ATASE Başkanlığınca yayımlanan ''Gördüklerim Anılarım'' adlı anı kitabında, Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1917 yılı sonları ile 1918 yılı ilk aylarında, Erzurum'da 2. Ermeni-Rus Kale Topçu Alay Komutanlığı yapan Rus Yarbay Tverdohlebov'un el yazısıyla tuttuğu günlüğündeki notlarına yer verildi.

Rus yarbayın günlüğünde Ermeni vahşetinin boyutları, akıl almaz katliamları
gözler önüne serilirken, ''Ermeniler oldukça yeteneksiz, a*****, açgözlü, ancak başka bir milletin sırtından geçinebilen bir millet saymak mümkündür'' deniliyor.

Notlarda, ''Ermeni askerler en aşağılık, en adi sınıftan sayılmışlardır. Bunlar, her zaman geri hizmetlerde görev yapmak için gayret göstermişler, cepheden kaçmışlardır'' ifadeleri yer alıyor.

Türkçe, İngilizce, Fransızca ve orijinalın tıpkı basımı (Rusça) şekliyle hazırlanan kitap, Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde de yayımlandı.

Sitede yer alan bilgi notunda, ''Gördüklerim ve duyduklarım Ermenilerle ilgili her türlü tahmin ve tasavvur sınırlarını fazlasıyla aşmıştır diyen Yarbay Tverdohlebov'un anıları, Ermeni iddialarına verilebilecek en güzel cevap niteliğindedir'' denildi.

Bu resimlerde:

Kars'ta, birbirlerine bağlanmış ve Ermeniler tarafından canice katledilmiş Türk askerleri.

25 Nisan 1918'de, Subatan'da Ermeniler tarafından öldürülen Türk çocuklar, kadınlar ve karınları deşilerek bebekleri çıkarılan anneleri.

Silvan civarında, Beşnik ermeni köyüne Van ve Tolorya'dan gelip, Doryan Dano ve kardeşlerinin başında bulunduğu Ermeni çeteleri tarafından 11 Haziran 1915 tarihinde Şeytankaya mevkiinde şehit edilen milis subayı Hamid Efendi komutasında bulunan erzak kafilesi, jandarması ve subayları.

Erzincan'da Ermeniler tarafından ırzına geçilerek öldürülen Pakize adlı bir Türk kadını.

Subatan Köyü'nde, Ermeniler tarafından öldürülen kadın ve çocukları.

26 Şubat Katliami göreceksiniz.
 

SÖZDE Ermeni Soykırımı Hakkında Kapsamlı Bilgi

 

Sevr Anlaşmasından önce Ermeniler tafından hazırlanılan Anadolunun paylaşım haritası

 



Okullara asılmak için düzenlenmiş Ermeni arması
  


Sason İsyanında Hınçak çetelerinin saldırıları karşısında -güya- kaçan Osmanlı askerleri gösteren tablo. Hınçak çetesinin kuruluş yıldönümünde Amerika Hınçak Komitesi tarafından hazırlanan bu tablo Anadoluda gizlice dağıtılmıştır.
 
 
Taşnaksutyun bayrağı
  
 
 
Hınçak Alayının 2. Bölüğü 
Hınçak Alayının 8. Bölüğü 1. Takımı ve Kızılhaç üyeleri

 

SÖZDE Ermeni Soykırımı Hakkında Kapsamlı Bilgi 

Gedelek Köyündeki Ermeni Katliamı (1921)


Gedelek Köyü BURSA ilimizin ORHANGAZİ kazasına bağlı Yavuz Sultan Selim’in “ok kuburu” yapma vakfiyesi olarak kurulmuş şirin bir Türk köyüdür.

Gedelek’in üst kısmında da komşu Benli ve Yukarı Benli adlı Ermeni köyleri bulunmaktaydı. Türk ve Ermeniler 1921 yılına kadar komşu köyler olarak yüzyıllarca barış içinde yaşamışlar, Gedelek’teki ipek böcekçiliği ve zeytin bahçelerinin bakımında Benli’li Ermeniler kuşaklar boyu Gedelek’teki Türklerle birlikte çalışmışlardır. 1915’teki tehcir olayları esnasında da bu durum hiç değişmemiş, dostluk devam etmiştir. Ama ne yazık ki Yunan’ın Gemliği ve köylerini işgali ile komşu Ermeni köyleri Türk köylerine karşı birden bire vahşi ve insanlık dışı saldırılarına başlamışlardır.

1921’de Yunan askerlerinin baskısı ve köylerine hiç dokunulmayacağı gibi yalanlarla Gedelek Köy Muhtarı Osman Efendi ikna edilmiştir. Muhtarın yardımı ile köyden iki kağnı dolusu silâh Yunan askerî tarafından toplanmıştır. Bu şekilde Gedelek halkı Yunanlılar tarafından silâhsız ve savunmasız bırakılmıştır. Bunun üzerine Benli Ermenileri de “Gedeleği bize bırakın, biz yakacağız” deyip köye el koymuşlardır.

Neticede silâhsız kalan Gedelek halkına özellikle geceleri komşu Benli Köyü Ermenileri eziyet etmeye ve mallarını yağmalamaya başlamışlardır.
Bu yapılan vahşetlerden sadece biri şudur: Şadırvan denilen kahve önünde Kavaslar eşrafından Bekâr İsmail lâkaplı 55 yaşındaki Gedelek’li, abdest almaktayken Benlili Agob’un bir Türk kadınına tecavüz etmesine mani olmak için “bizlere yaptığınız eziyetler artık yeter” diye çıkışınca, daha sözü bitmeden köy meydanında ensesine baltayla vuran Benlili Ermeni Agob İsmail’in başını gövdesinden ayırmıştır. Şehit İsmail Efendinin başı şadırvan önünde yokuş aşağı yuvarlanmaya başladığında köydeki kadın ve çocuklar katliâmdan kaçmak ve kurtulmak için civar tepelere doğru koşmaya başlamışlar. Bu esnada balta ile kafa kesen Benlili Ermeni Agob, yakınındaki Yunan askerinden aldığı tüfekle Kaymakçı bayırında kaçmakta olan “Sarı Kız” lâkaplı iki yıllık evli ve kucağında 2 yaşındaki Ali isimli oğlan çocuğu olan Nalbantların gelinini arkadan ciğerinden vurmuştur. Yere düşen genç kadının kucağındaki yavrusunu bile korkudan köylü kadınlar ancak saatler sonra alabilmiştir. Nalbantların Ali olarak anılan bu bahtsız çocuk 50 yaşında çeltikçi köyünde 1969 yılında vefat etmiştir. Ama genç kadının iki gün vurulduğu yerde can çekişerek ölmesine ne yazık ki müdahale edilememiştir. Çünkü artık köy içinde tam bir Ermeni terörü esmeye başlamıştır ve halk evlerine gizlenmiştir.

O esnada köy askerde olan gençlerinin yokluğundan dolayı çoğunluğu kadın ve çocuklar ile bazı ihtiyarlardan ibarettir. Kadınların bir kısmı Ermeni erkeklerinin tecavüzünden, sarkıntılığından korunmak gayesiyle Ali Çavuşların evinde toplanıp yüzlerine mayıs (hayvan dışkısı) ve çamur sürerek evlerde gizlenmeye, tecavüzden korunmaya çalışmışlardır. Ertesi gün evlerine sığınmış masum Türk köylüleri zorla Hacı Osman YILMAZ’ın evine doldurulmuş ve içeriye pencelerden el bombaları atılarak topluca katledilmişlerdir. Bombalanan evden yaralı kurtulan tek kişi o zamanlar 11 yaşındaki kız çocuğu olan Paslıoğullarından Hayriye’dir. Hayriye (ERDEM) yanı başındaki annesinin beyninin parçalanarak öldüğüne şahit olmuş kendisi de çenesinin el bombasından parçalanıp kopmasıyla ağır yaralanmıştır. Ermeniler köyü yağmaladıktan sonra evlerin tamamını ateşe vermiş ve köyde ağır yaralı Hayriye’den başka kimse kalmamıştır. Küçük ve yaralı kız köy hamamı taştan olduğu için yanmayan tek yapı olduğundan gece hamamın içine sığınıp gündüz su birikintisinden ayakkabısının içine su doldurup (su su diye) inleyen yaralılara su taşımıştır. 15 gün kadar sonra köye dolaşmaya gelen yağmacı bir Ermeni onu at arabasına bindirip Kumla Camisindeki mülteci olan Türklerin, yani Gedelek ve civar köylerden kaçıp camiye sığınanların yanına götürmek için almış ve ama Açmalar Mevkisinde birden kızı saçlarından tutarak kara diken öbeğinin içine fırlatıp atmış ve orada kızcağızı bırakarak gitmiştir. Çalıların içinde 3 saat kadar acı içinde kıvranırken yine yağmacı bir başka Ermeni onu dikenlerin içinden çıkartıp, dikenlerini temizleyip at arabasına battaniyenin altına yatırmak suretiyle Kumla’ya getirmiş, caminin minaresini gösterip “sizinkiler orada hadi git deyip” göndermiş, camideki mültecilerin içinde akrabalarıyla buluşup ölmekten kurtulmuştur. Çenesi kopuk olduğu için yüzünü bütün hayatı boyunca örtü ile gizleyen bahtsız Hayriye’nin yemek yediğini hiç kimse görmemiştir. Zavallı kadın hiç evlenmeden, kız olarak 1972’de 64 yaşında vefat etmiştir.

Hacı Osman’ın evinde el bombaları ile öldürülenlerin cesetleri daha sonra zeytin merdiveni ile içeriden taşınıp pis su kanalı olarak kullanılan hendeğe birbiri üstüne Benlili Ermeniler tarafından atılmıştır. Canlarını kurtaranların bir kısmı da Güney pınarında toplanarak Kumla istikâmetine kaçıp oradan Hilâli Ahmer (Kızılay) gemisi ile İstanbul’a Selimiye Camiine getirilmişler ve yıllarca orada sığınmışlardır. Köylünün diğer bir kısmı da Karamürsel yönünde kaçarak Türk Ordusuna sığınmak için Eskişehir’in İnönü bölgesindeki çadırlarda yıllarca konaklamıştır. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması üzerine köyüne dönenler Gedelek’in tamamen yok olup, yakılmış ve yıkılmış olduğunu görmüşlerdir.
1921 Ermeni vahşetinde ölen Gedelekliler şunlardır;

Ali kızı Sara (20 yaş), (Hacı Osman’ın oğlu Yahya’nın 2 aylık karısı, yani yakılan evin gelini), Ali kızı Halime (25 yaş), Mehmet kızı Hatice (12 yaş), Ali kızı Zehra (35 yaş), Mustafa oğlu İsmail (55 yaş), Mustafa oğlu Ahmet (50 yaş), Raif oğlu İsmail (40 yaş), İbrahim oğlu Recep (45 yaş), Hüseyin oğlu Hüseyin (30 yaş), Ali oğlu İbrahim (15 yaş), İbrahim oğlu Hafız (15 yaş), Abidin oğlu Hasan (35 yaş), Maraz Ömer’in Salih (38 yaş), Ali efe oğlu Ali (18 yaş), Mehmet oğlu Ali (45 yaş), Karabeyoğlu Hüseyin (12 yaş), Karabeyoğlu Mehmet (2 yaş), Kocakülahoğlu Hasan (50 yaş), Köseoğlu Recep (52 yaş), Kuru Osman Dayı (45 yaş), Kezban’ın Mehmet (45 yaş), Mehmet oğlu İbrahim (28 yaş), Yaslı oğlu Hasan (3 yaş), Abidin’in eşi Hatice (18 yaş), Aşık’ın Hasan (20 yaş), Ali Köse’nin Halil (35 yaş), Kamil Çavuş (45 yaş), Hacı Salih (60 yaş), Mehmet oğlu Ahmet (10 yaş), Hacı Osmanoğlu Celal (7 yaş), Umurbeyli Atçılardan Mehmet (25 yaş), Nazife (16 yaş), Fatma (20 yaş), R. Mehmet’in eşi Emine (20 yaş) adlarında 34 masum Türk öldürülmüştür.

Ne gariptir ki İstanbul’daki camilere sığınarak vahşetten kaçabilen Gedelek köylüleri dahil olmak üzere hiçbir Türk, İstanbul’daki Ermenilere bu olayların bedelini ödetmeyi düşünmemiş, bunu aklından bile geçirmemiştir. Bu üstün Türk ahlâkının bir diğer göstergesidir.

Yukarıda anlatılan Gedelek’teki Ermeni vahşeti sadece bir örnek olaydır. Aynı bölgede Orhangazi (Pazarköy), Çeltikçi, Gemiç, Narlıca, Cihanköy, Gürle, Karsak, Dutluca, Çakırlı, Keramet, Heceler, Üreyil köylerinde benzer vahşeti yapanlar hep civardaki Ermeni köyleridir. Aynı tarihte Yalova Çınarcık’ta da yüzlerce Türk camiye doldurulup Ermenilerce yakılarak katledilmişlerdir. Ermenilerin tüm Osmanlı’da Türklere yaptıkları yanında Gedelek katliâmı denizde bir damla sayılabilir. Marmara Bölgesi’nde İstanbul’a kuş uçusu 100 km mesafedeki bu Türk köyüne ortada haklı hiçbir sebep yokken bu vahşeti yapan Ermeninin Rus ordusuyla birlikte savaş bölgesi olan Doğu Anadolu’da Türklere yaptığı ise tam bir soykırımdır. Evet 1915-1923 arasında Ermeni soykırımı olmuştur. Bu soykırımda Soyu kırılan Türklerdir, soykırımcı Ermenilerdir. Kurtuluş Savaşı’nda yurdunu savunan Türklerdir. Saldırgan ve katliâmcılar da Ermenilerdir, Yunanlılardır, Fransızlardır, İngilizlerdir, İtalyanlardır, Ruslardır... Bütün çıplaklığı ile olayların özeti budur. Yunan mezalimi de bütün işgal altındaki Osmanlı’da olduğu gibi Bursa’nın her köyünde vahşet ölçüsünde devam etmiştir. Bu yazımızda özellikle ele aldığımız Ermeni mezalimine, vahşetine, soykırımına örnek olarak Gedelek köyündeki Türklere karşı Ermenilerin yaptığı vahşettir, soykırımdır. Yapılanların hepsini burada anlatmamız mümkün değil, insanlık dışı ve vahşi hayvanların bile yapmayacağı işkenceler var ki onları burada yazamıyorum. Bütün bu yaptıklarından sonra bugün Ermenistan bayrağında utanmadan Ağrı dağını gösterirken Ermeni dün nasıl saldırgansa bugün de aynı saldırganlığını göstermektedir. Hem suçlu hem de üste çıkmak isteyen Ermeninin utanmasını beklemek boşunadır.

Bugünlerde bizlere düşen bir önemli görev de Türkiye’nin her köyünde Ermeniler tarafından yapılan bu katliamların yazılmasını, belgelenmesini sağlamaktır. Bu konuda Yunan ve Ermeni vahşetlerine uğramış köylerimizin köy muhtarlarına, köy hocalarına, köy imamlarına ve her Türk’e görev düşmektedir. Duyarlı Türk milletini göreve çağırıyorum. Köyünüzde, beldenizde, şehrinizdeki Ermeni vahşetini yazın, yazdırın, bir araya toplayıp yayınlayın.

Her şeyin fazlası fazla olduğu gibi efendiliğin de fazlası gereksiz ve zararlıdır. Biz de bugüne kadar bu konuda fazla efendilik yaptık, hep zarar ettik, artık yeter. Ermeni hem isyan eden hem katliâmı yapandır ama aynı zamanda da mazlum rolü oynamak isteyendir. Hem de öldürdükleri insanların çocukları, akrabaları halen hayatta iken. Olayları bizzat yaşayanlar günümüzde varken bu derece pervasız ve edepsiz olabiliyorlar.

Türk milleti bilir ki vatanın, bu toprakların sahibi olunmasının bedeli çok yüksektir. Geçmişte bu bedel kanla her karış toprak için ödenmiştir. Bugün de buralara sahip olmak için her yönde çaba gösterilmeli, mücadele edilmelidir. Kaldı ki şimdi yapılması gereken, Ermeni mezalimiyle öldürülen masum Türklerin akrabaları, yakınları olan bizler için kutsal bir görevdir.
 

SÖZDE Ermeni Soykırımı Hakkında Kapsamlı Bilgi

 

IĞDIR OBA KÖYÜ KATLİAMI

Bölgede incelemelerde bulunan Arkeolog Prof. Dr. Cevat Başaran, şunları nakletmektedir:

"Iğdır'a bağlı Oba köyünde Ermenilerce katledilmiş Türklere ait bir toplu mezar olduğu ilk defa Prof. Dr. Enver Konukçu tarafından tespit edilmiş ve bu arşiv belgeleriyle de desteklenmiştir.

1 Mart 1986'da yerinde yapılan toplu mezar kazısında tarihi belgeleri doğrulayan bulgular edinilmiş ve olayın görgü tanıklarından Sakine Aksu'nun anlattıkları ile de "Tandır damı katliamı" daha da açıklığa kavuşmuştur.

Yapılan kazıda 6 x 8 m. boyutlarındaki yapının kuzeye bakan kapısının iç bölümünde başlatılan ilk açmada, "Kapalı Demir Kilit" bulunmuş, daha sonra odanın orta kısmında yapılan ikinci açmada 1 m.'lik üst dolgu toprağın altında 90'a yakın insan iskeletine ulaşılmıştır. Bazı kafataslarının üzerinde delik, çatlak ve kırıkların olduğu görülmüştür. Odanın ortasındaki tandırın güneyinde bulunan taş altlık, yapının toprak damlı örtüsünü taşıyan tek ahşap direğe ait olmalıydı ve bu direğin yanık parçaları da elde edildi.


Bulgular görgü tanığı ifadesi ile birleştirilince; Ermeni çetecilerinin; "Tandır Damı Katliâmı"nda Oba köyünden zorla topladıkları silahsız sivil insanların birçoğuna işkence yaptığı, hepsini yüzü koyun yere yatırarak odaya kilitledikleri, üzerlerine ateş açtıkları ve daha sonra bacadan gazyağı dökerek tandır damını ateşe verdikleri, ahşap direğin yanmasıyla da toprak damın çöktüğü anlaşılmaktadır.

Yapılan kazı sırasında erimiş demir parçaları, yanık ahşap parçaları, cam kırıkları, mermi çekirdekleri ve bir parça kumaşla beraber iskeletler bulunmuştur. Damın duvar ve tabanındaki kalın yanık katmanı ve kül tabakası diğer belgelerin bu yangında yok olduğunu göstermektedir."

ERZURUM DUMLU KATLİAMI

Bölgede incelemelerde bulunmuş olan Arkeolog Prof. Dr. Cevat Başaran, olayla ilgili olarak şunları yazmaktadır:

"Yabancı basının da katıldığı, Erzurum Yeşilyayla Köyü'ndeki toplu mezar kazısı 7 Ekim 1988 tarihinde gerçekleştirilmiştir. 1918 Mart'ında meydana geldiğini Kâzım Karabekir Paşa'nın hatıralarından öğrendiğimiz Yeşilyayla katliâmında, çevreden toplanan yaşlı erkek, kadın ve çocuklar bir mereğe (samanlık) doldurularak üzerlerine ateş açılmıştır.

Kazı alanında ay-yıldız süslü tütün tabakası, Kur'an-ı Kerim sayfaları, mermi kovanları, yarı-yanık ahşap direk parçaları, uzun saç örgüleri, ipekli elbise parçaları ve küçük giysi düğmeleri bulunmuştur. Toplu mezardan 100'e yakın iskelet çıkarılmıştır. Kazıda ortaya çıkan malzemeler Erzurum Müzesi'nde sergilenmektedir."

VAN ERCİŞ - ÇAVUŞOĞLU KATLİAMI

Bölgede incelemeler yapmış olan Prof Dr. Metin Özbek, olayı şöyle anlatmaktadır:

"Çavuşoğlu Samanlığı denilen mevkide bir evin temel hafriyatı yapılırken büyük bir tesadüf eseri bulunan insan iskeletlerini antropolojik açıdan incelemek üzere teslim alıp Hacettepe Üniversitesi'ndeki laboratuvarımıza götürdüm. Bilindiği gibi, Antropoloji bilim dalı geliştirdiği bir takım teknik ve yöntemlerle insan iskeletlerinde ölüm yaşını, cinsiyeti, ölüm nedenlerini, hastalıkları ve daha birçok bilgileri elde etme imkânı vermektedir. Ayrıca kafataslarından hareketle ırk tayini de yapılmaktadır.

İncelemeye aldığım iskelet kalıntılarında baş ve gövde kemikleri arasında eşleştirmeye gitmek mümkün olmadı. Bu nedenle, birey sayısını sadece kafataslarına göre yaptık ve her kafatasına ayrı bir numara verdik. Daha doğrusu her bireyin ayrı bir antropolojik kimliği oldu.

Buluntular arasında 5 kadın ve 4 erkek tesbit ettik. Bireylerin öldükleri esnada kaç yaşında olduklarını gösteren en önemli kriter kalça kemiğindeki "symohysis pubis" adlı kısımdır. 7 kişide bu bölge korunmuştur. Çavuşoğlu Samanlığı'nda bulunan iskeletlerin yaş dağılımını aşağıdaki şekilde tesbit ettik:

Kadın (P6) ...............17-18 yaş
Erkek (P7) ...............17-18 yaş
Kadın (P4) ...............18-19 yaş
Kadın (P3) ...............27-30 yaş
Erkek (P2) ...............35-40 yaş
Kadın (P1) ...............39-44 yaş
Erkek (P5) ...............50 yaş (aşağı yukarı)
Çocuk (D1) .............. 15 yaş (aşağı yukarı)

Yaş ve cinslerini belirttiğimiz bu iskeletlerin asıl ilginç olan ortak bir yönleri vardı. O da, hepsinin kafataslarında kesici aletlerin bıraktığı darbe izlerinin bulunmasıdır. Daha açıkçası işkence ile öldürülmüş olmalarıdır."

I. Kafataslarındaki kesme izleri:

No.1) Kadın: Kafatasında kesici bir cismin yol açtığı iki yarık bulunmaktadır. Bunlardan birisi sağ parietalde bulunur. Uzunluğu 42 mm'dir. İkincisi yine sağ parietal üzerinde, başın biraz arkasında olup 36 mm uzunluğundadır. Beyin hedef alınarak indirilen bu darbeler sonucu olay yerinde öldüğü anlaşılmaktadır.

No.2) Kadın: Başında dört kesme izi tesbit ettik. Birincisi sol parietal üzerinde olup 95 mm uzunluğundadır. Kesici alet kafatasını yarıp beyne kadar girmiştir. İkinci yarık her iki parietal üzerinde yer alır. Başın tepesine indirilen kesici bir cisim (bir balta olabilir) kafatasını parçalamış, büyük bir olasılıkla beyni de dağıtmıştır. Böyle bir saldırı bireyin o anda ölmesi için yeterlidir. Üçüncü darbe yine sol tarafta, parietale isabet etmiş. Bu yarık birincinin yaklaşık 12 mm arkasındadır. Açılan yarığın uzunluğu 48 mm, genişliği ise 19 mm'dir. Kesilen kısım bir mekiği andırmaktadır. Başa indirilen dördüncü darbe ise üçüncüyle aynı doğrultuda ve onun hemen arkasındadır. Yarığın yarısı oksipital kemik üzerindedir.

No.3) Erkek: Başında en çok kesme izi tesbit ettiğimiz kişilerden biridir. Birinci darbe sol kulağa isabet etmiş; kesici alet mastoid çıkıntıyı kökünden koparmış, oksipitali de hafifçe sıyırmıştır. İkinci darbe sol göze rastlamış ve proc.frontalis üzerinde derin bir kesme izi bırakmıştır. 75 mm uzunluğundaki üçüncü darbe ise sol parietalde görülür. Beyne giren kesici alet sol tuber parietal'den sutura lambdoidalis'e kadar uzanan bir yarığa yol açmıştır (Resim 2b). Darbenin şiddetinden kafatasında çatlaklar oluşmuştur. Başın tepesine indirilen dördüncü darbe sagital dikişi kesmiştir. Kesme izi 48 mm uzunluğundadır. Kesici aletin yol açtığı besinci darbe ise yatay planda olup sağ parietal'i sagital dikişe yakın kısımdan sıyırıp götürmüştür. Kesici alet, ayrıca sol zygomatike de isabet etmiş, bu bölgede zygomatikle beraber üst çene kemiğinin bir kısmını da kesmiştir. Birey aynı zamanda ateşe atılıp yakılmıştır.

No.4) Erkek: Beyne bir kesici cisimle üç ayrı darbe indirilmiş. İlki sağ parietale dikey yönde isabet etmiş, uzunluğu 37 mm olan kesme izi, ikincisi sol parietal ve frontal üzerinde yatay yönde bir yarıktır. Kesme izi 92 mm. uzunluğundadır. Üçüncü darbe yine sol parietale isabet etmiş, uzunluğu 49 mm, genişliği ise 21 mm olan bir yarık meydana getirmiştir. Kesici alet tabula externa'yı sıyırıp götürmüştür. Başa yönelik bu darbeler bireyin derhal ölmesine yol açmıştır. Bir önceki birey gibi, bu da öldürüldükten sonra yakılmıştır.

No.5) Kadın: Başında dört kesme izi tesbit ettik. Birincisi frontal bölgede ve 28 mm uzunluğunda, fazla derin olmayan bir yarık. İkincisi başın tepesinde, her iki parietal üzerinde ve 77 mm uzunluğunda, oldukça derin bir yarıktır. Kadının o anda ölmesi için yeterli darbe. Üçüncü darbe de ölümcül nitelikte, sağ kulağa isabet etmiş, mastoid kısmı kökünden kesip götürdüğü gibi alt çene kondilini de kısmen kesmiş. Dördüncü kesme izi sağ üst çenenin ön alveoler kısmını ilgilendirmektedir. Kesici cisim burada kemiği kesmekle kalmamış, üst ikinci küçük azı dişinin tacında tahribata yol açmıştır.

No.6) Erkek: Başında dört yarık olan erişkin. Birincisi 57 mm uzunluğunda, 14 mm genişliğinde oldukça derin olup sol parietal üzerindedir. Bu bölgede kesici alet beyne kadar girmiştir. Yarığın ön kısmında sagital dikiş tarafından 23 mm uzunluğunda bir kesme izi vardır. İkinci darbe izi sağ parietal üzerinde ve sagital dikişin ortasındadır. 29 mm uzunluğunda ve 28 mm genişliğindeki bu kesme izi yatay ve oblik yönlerde iki ayrı yarık tarafından kesilmiştir. Bunlardan biri 43 mm, diğeri 42 mm uzunluğundadır. Üçüncü darbe ise sağ parietale isabet etmiş olup, parietal deliğin birkaç mm önünde, oblik bir yönde uzanır. Dördüncü darbe bir kesici aletten ziyade, sagital dikişe yakın kısımda bu erkeğin başına sivri bir cisimle vurulmuş, belki de böyle bir aletle işkence yapılmıştır.

No.7) Erkek: Kesici bir cisimle tam 5 ayrı darbe almış. İlki sol kulak bölgesine isabet etmiş; saldırı aleti mastoid çıkıntıyı tümüyle kesip götürmüş. Hatta zygomatik kemerin kökü de kesilmiş. Sol kulak köküne kesici aletle arka arkaya iki darbe indirilmiştir. Bu darbeler sonucu kişi anında ölmüştür. İkinci kesme izi sağ parietalin lambda dikişine yakın kısımdadır. Kısmen yatay planda olan yarık 41 mm uzunluğundadır. Bu üçüncü kesme izi iki lambda dikişi arasında, oksipital üzerinde ve 44 mm uzunluğundadır. Beşinci kesme izi de başın arkasındadır ve 53 mm uzunluğundadır.

No.8) Kadın: 15 yaşlarında ölen bu kız çocuğunun başında üç kesme izi vardır. İlki sağ parietal üzerinde, 50 mm uzunluğunda ve beyne kadar giren derin bir yarıktır. İkinci kesme izi ise birinciye dikey konumda ve 20 mm uzunluğundadır. Üçüncü yarık başın arkasındadır. Bu kız çocuğu öldürüldükten sonra ayrıca yakılmıştır.

No.9) Kadın: 17-19 yaşlarında ölmüş. Kafatasında korunan kemikler üzerinde herhangi bir darbe izi yok. Oksipitalin önemli bir kısmı kopmuş ve kaybolmuş. Ölüm nedeni hakkında bir şey söyleyemiyoruz.


II. İskeletlerde ırk teşhisi:


Kafatasında ölçü, endis ve morfolojik gözlem yoluyla ırk belirlenebilir. Ancak, her ırk grubu içinde bazı varyasyon durumlarının olduğunu da unutmamalıyız. Antropometri tekniğinin bize sunduğu bilgilerin ışığında Çavuşoğlu Samanlığı'ndan çıkarılan iskeletleri inceledik.

Buna göre önemli bir ırksal ölçüt olan kafatası endisini 8 kafatasında hesapladık. Bulduğumuz değerler 76 ile 89 arasında değişir. O halde, 4 birey mezosefal, diğerleri ise brakisefal gruba girer. Dolikosefal yapıya hiçbir kafatasında rastlamadık. Anadolu'da Alpin ırk tipi oldukça yaygın olup bu ırka brakisefal tipler girdiği gibi, mezosefaller de girmektedir.

Elimizdeki iskeletlerin biri hariç hepsi de Alpin ırkına girer. Anadolu Türklerinin çoğunlukla bu ırk içinde yer aldığını hatırlatmak gerekir. 17-19 yaşlarındaki genç bir kadın ise bu gruba girmez; Dinarik ırkın Armenoid adı verilen doğu varyetesine girer.

Boyları hesaplarken Trotter ve Gleser'e ait regresyon denklemlerini kullandık. 3 kadında 152,9 cm, 159,2 cm ve 168,2 cm değerlerini bulurken; 3 erkekte de sırasıyla 170,1; 172,4 ve 173,5 cm değerlerini bulduk.

Çavuşoğlu Samanlığı'nda iskeletlerle birlikte ayrıca 1 gömlek düğmesi, kesici bir yapıya sahip demir parçası ve bir üst çene parçası bulundu. Gülhane Tıp Akademisi Dişhekimliği Fakültesi'nden Prof.Dr.İlter Uzel'in verdiği bilgiye göre üst total protez fragmanı sağ arka tarafa aittir. Protez kauçuktan, dişler ise porselendir. Protez, 1900'lü yılların başında maddi durumu iyi olan kimselerce kullanılırdı. Protez üzerindeki nikotin lekeleri bir erkeğe ait olduğunu akla getirmektedir. Bu tip porselen, 1915-1925 yılları arasında kullanılmış olup SSN (ABD) firmasının ürünleridir. İskeletlerin ait olduğu devir de böylece belirlenmiş olmaktadır.

III. Uzun kemiklerdeki yaralanma izleri:

Kafataslarında bu kadar çok kesme izine rastlanmış olmasına rağmen, kol, bacak ya da gövdenin diğer kısımlarında yok denecek kadar az darbe izi bulunmaktadır. Tabii ki bir kişi öldürülmek isteniyorsa, ilk saldırı noktası baş, dolayısıyla beyindir.

Bir erişkinin sol humerus'unda gövde ortasında ve dış tarafta 3 kesme izi vardır. Kemik yanma izi gösterir.

Bir kadına ait sağ tibia kemiğinde gövde üzerinde, ön yüzde derin bir kesme izi yer alır.

Bir erkeğe ait sağ tibia'da alt kısma yakın yerde iç tarafta yine oldukça derin bir kesme izi saptadık.

IV. Genel sonuç ve değerlendirme:

Çavuşoğlu Samanlığı'nda (Erciş ilçesi) tesadüfen ortaya çıkan ve üzerinde ayrıntılı antropolojik inceleme yapılan iskeletlerin ait olduğu ve çoğunluğu genç olan insanlar, bilinçli olarak katledilmiş, bir kısmı da yakılmıştır.

Alpin ırk tipine, özellikle Anadolu söz konusu edildiğine göre, Türklere ait olması güçlü bir olasılık olan bu bireylerin karşılaştığı bu tüyler ürpertici saldırı ve işkenceler yörede yaşayan canlı şâhitlerin anlattıklarını da bir bakıma destekler niteliktedir. Tarih şimdi tersine dönmekte; katledilenlerin Ermeniler değil Türkler olduğu açıkça ortaya konmuş olmaktadır.
  

SÖZDE Ermeni Soykırımı Hakkında Kapsamlı Bilgi

 

Türklere Yapılan Soykırımlar


'Hocalı Katliamı' - Tarih Turklere karsi yapilan soykırımlarla doludur. Biz Turkler agit yakmayi bilmedigimiz (veya bunu yapmadigimiz icin) hicbir zaman bize karsi yapilan soykırımlari,


Turklere Karsi Yapilan soykırımlar ve Hocali soykırımi.

Tarih Turklere karsi yapilan soykırımlarla doludur. Biz Turkler agit yakmayi bilmedigimiz (veya bunu yapmadigimiz icin) hicbir zaman bize karsi yapilan soykırımlari, zulumleri pek tarih yaddasimiza kazimamis, cabuk unutmusuz. Oysa Turklerin Bati'da Viyana'dan Doguda ise Kafkaslardan cekilmeye baslamalari onlarin hep soykırıma ugradiklari hadiselerle doludur. Viyana'da, Bosna'da, Mora'da, Tri Police'de Balkanlarin diger bolgelerinde; yakin tarihimizde Bosna'da soykırıma ugrayan hep biz Turkler ve Muslumanlar olmusuzdur. Diger taraftan Kafkaslara baktigimizda yine son iki yuzyilin tarih sayfasinin hep Turklere karsi yapilan soykırımlarla dolu oldugunu gostermektedir. Biz Igdir'da cocuklugumuzda hep dedelerimizden, ninelerimizden o trajik 97 harbini ve Igdir bolgesinde (gaca gac) olarak bilinen hadiseleri dinleyerek buyumusuzdur. O hadiselerde Ermeniler bizim atalarimizi camilere doldurup yakmistir, onlarin isbirlikcileri bu soykırımdan kurtulanlari soyup bircogunu da oldurmustur. Irevan hanliginda, Baku'de, Gence de ve daha nice Turk bolgesinde katledilen hep Turkler olmustur. Ancak bugun Bati kamuoyuna baktigimiz zaman bu suclamalara maruz kalan ne tezattir ki, hep Turklerdir.


Azerbaycan'in Ugradigi Tehcir ve soykırımlar

1988 yilindan baslayan Azerbaycan - Ermenistan savasinda Azerbaycan topraklarının yuzde 20'den fazlasi işgal edilmis ve 1 milyondan fazla insan gocmen durumunda yasanmak mecburiyetinde birakilmistir. 8 milyon nufusu olan Azerbaycan'da bir milyondan fazla insan diger bir ifade ile ulkede yasayan her 8 kisiden birisi gocmen durumundadir. Gocmen nufusun toplam nufusa bolumunde ortaya cikan rakam acisindan Azerbaycan dunyanin en cok gocmen barindiran ulkesidir. Azerbaycan topraklarının yuzde 20'si Ermenistan tarafindan işgal edilmistir ve nufusunun yuzde 13'u kendi tarihsel yurtlari icerisinde gocmen durumundadir.

Ermenilerin "Büyük Ermenistan'i" kurmak icin Azerbaycan Turklerini ilk planli tehcir ve soykırımi 1905-1907 yillari arasinda gerceklesmisir. Azerbaycan Turkleri daha sonra 1918-20 yillarinda ikinci defa guc tatbik edilerek kendi topraklarindan surulmustur. SSCB doneminde Ermenistan'da yasayan Azerbaycan Turkleri 1948-53 yillarinda "büyük göçe" tabi tutarak yaklasik 150 bin Azeri tarihi yurtlari olan Ermenistan'dan kovulmus ve Azerbaycan Turkleri ucuncu kez tehcire maruz birakilmistir. Son tehcir ve soykırım ise modern dunyanin gozleri onunde 1988 yilinda baslayan catismalarla gerceklesmistir.

1988 yilinda silahli catismaya donusen Dağlık Karabağ sorunu kisa sure sonra Dağlık Karabag'in sinirlari disina tasmis ve cephede kazanilan askeri basarilar Ermenilerin Azerbaycan'in iclerine kadar sokulmalarina olanak saglamistir. Netice itibariyle Azerbaycan topraklarının yuzde 20'si Ermenistan Silahli Kuvvetleri tarafindan işgal edilmistir. Bu işgal sirasinda 20 binden fazla Azerbaycan vatandasi oldurulmus (bu konuda bazi yazarlar her iki taraftan 1988-1994 yillari arasinda toplam 35 bin kisinin oldugunu ifade etmektedirler), 20 binden fazlasi yaralanmis, 50 bini sakat olmus ve 5.101 Azerbaycan Turku ise kayip olmus ve/veya esir edilmistir. Esir olan Azerbaycan Turklerinin 66'si cocuklardan ibarettir. Azerbaycan'da aile fertlerinden bir ve/veya birkaci savasta oldugu icin 7.737 aile "sehit ailesi" statusu almistir. Genelde Azerbaycan nufusunun 1/3'u Dağlık Karabağ savasindan dogrudan veya dolayli olarak zarar gormustur. Dağlık Karabağ sorunu ile ilgili olarak ta sosyal, ekonomik ve siyasal sorunlardan butun ulke vatandaslari etkilenmektedir.

Savasin Maliyeti:


Ermeni isgali Azerbaycan'in onemli miktarda ekonomik kaybina da sebep olmustur. 60 Milyar $ olarak hesaplanan bu ekonomik kayip ile Azerbaycan'in bu bolgesinde 7.000'e yakin sanayi, tarim ve diger muesseseler kapatilmistir. Bu muesseseler ile ulke ekonomisinde toplam tahil hasilatinin % 24'u, alkollu icki imalatinin % 41'i, patates uretiminin % 46'si, et uretiminin % 18'i ve sut uretiminin ise % 34'u karsilanmaktaydi. Yanisira; bu bolgede bulunan 616 okul, 242 cocuk yuvasi, 683 kutuphane, 464'den fazla tarihi eser ve muze, 695 hastane, poliklinik ve saglik ocagi, Azerbaycanlilarin meskunlastigi 724 sehir, koy ve kasaba işgal edilmistir. Azerbaycan'in bu bolgelerinin isgali ile beraber ulkenin ekolojik sistemine onemli miktarda zarar verilmis, bolgedeki ormanlar tahrip edilmistir.

Azerbaycan'da işgal Edilen Topraklar:

1988 yilinda silahli catismaya donen Azeri-Ermeni sorunu kisa bir surede Azerbaycan ve Ermenistan'in bir bolgesel savasina donusmus ve Ermenistan silahli kuvvetleri bu catismalar neticesinde 1988 yilindan ateskesin yapildigi 12 Mayis 1994 tarihine kadar Dağlık Karabag'in tamami da olmak uzere toplam 890 rayon, koy, kasaba ve yerlesim biriminden ibaret Azerbaycan topraklarının % 20'sini işgal etmistir. Dağlık Karbaga'da Azerbaycanlilar 2 sehir, 1 kasaba ve 53 koyde meskunlasmislardi.

Ermenistan silahli kuvvetleri;
1991'de Esgeran Hadrut'u
18 Subat 1992'de Hocavend'i,
25 Subat 1992'de Hocali'yi,
26 Subat 1992'de Susa'yi,
18 Mayis 1992'de Lacin'i,
4 Nisan 1993'de Kelbecer'i,
23 Temmuz 1993'te Agdam'i,
24 Agustos 1993'te Fuzuli'yi,
27 Ekim 1993'te Zengilan'i,
26 Agustos 1993'te Cebrayil'i,
31 Agustos 1993'te Gubadli'yi işgal etmislerdir.

işgal edilen bolgelerden 4.388 km2'lik toprak sahasina sahip Yukari Karabag'dan 192.300 kisi, Lacin'den (1.835 km2) 59.500 kisi, Susa'dan (970 km2) 29.500 kisi, Kelbecer'den (1.936 km2) 50.500 kisi, Agdam'dan (1.093 km2) 158.000 kisi, Fuzuli'den (1.386 km2) 100.000, Cebrayil'den (1.059 km2) 51.600 kisi, Gubatli'dan (802 km2) 30.300 kisi ve Zengilan'dan (707 km2) 33.900 kisi olmak uzere bu yerlesim birimlerinde yasayan toplam 676.100 kisi yillarca yasadiklari ata yurtlarindan kovularak Azerbaycan'in iclerinde cadirlarda yasamaya mahkum edilmislerdir.

işgal olunmus Dağlık Karabağ ve onun etrafindaki butun sehirlerdeki tarihi eserler yok edilmis, doga ve cevreye kalici zararlar verilmistir. Dağlık Karabağ savasi sirasinda cevreye ve sivil yasama onemli olcude zarar verilmistir. Ancak bu savasta Hocali koyunde yasananlar savas ortamina dahi sigmayacak niteliktedir ve tam anlamiyla bir soykırımdir.

soykırımin Yapildigi Yer: Hocali

Yukari Karabağ bolgesinin en stratejik tepelerinden birisinde olan Hocali koyu stratejik olarak Ermenistan Silahli Kuvvetleri icin askeri bir hedef niteliginde idi. Hocali stratejik olarak Karabağ dag silsilesinde Agdam-Susa, Eskeran-Hankendi yollarının uzerinde yerlesmektedir. Hocali'nin cografi-stratejik konumu Ermeni silahli birliklerinin buraya saldirmasina musaitti. Hocali Hankendi'nden 10 km uzaklikta guneydogusundadir. Karabag'daki tek havaalani Hocali'dadir.

Hocali 1991 yilinin Ekim ayindan itibaren ablukadaydi. Ekimin 30'unda kara yoluyla ulasim kapanmis ve tek ulasim vasitasi helikopter kalmisti. Hocali'ya son helikopter 1992 yili Ocak ayinin 28'inde gitmisti. Susa sehrinin semalarinda sivil helikopterin vurulmasi ve bunun sonucunda 40 kisinin olumunden sonra bu ulasim da kesilmisti. Ocak ayinin 2'sinden itibaren sehre elektrik verilmemisti. Subatin ikinci yarisindan itibaren Hocali, Ermeni silahli birliklerinin ablukasina alinmis ve her gun toplardan, agir makineli silahlarla bombalanmistir.

936 km2'lik alana sahip ve 2.605 aileden ibaret 11.356 kisinin yasadigi Hocali kasabasi 26 Subat 1992 tarihinde yuzyilin en acimasiz soykırımina maruz kalmis ve kasaba tamamiyla yok edilmistir. Hocali bu katliamin yasandigi sirada Azerbaycan Silahli Kuvvetlerinin korumasi altinda degildi ve tamamen savunmasiz bir durumdaydi. Hocali da daginik halde elinde hafif silahlar bulunan 150 kisi bulunmaktaydi. Azerbaycan silahli kuvvetleri Hocali halkina yardim edemedi, hatta uzun sure cesetlerin alinmasi bile mumkun olmamistir.

Ermenistan Silahli Kuvvetleri koyu uc yonden kusatmis, helikopter ve agir silahlarin yardimi ile once koyu bombalamis ve ardindan da koye girerek katliam yapmistir. Ermeniler bu koyu işgal ederek butun bolge halkina bir mesaj vermek istemekteydiler. Nitekim Azerbaycan Turkleri icin agir bir mesaj vermis oldular. Hocali işgal edilerek ve neredeyse tamamen yok edilerek bolgedeki cozulme hizlandirilmis oldu. Ermeniler bu hamleyle ayni zamanda onemli bir stratejik mekani da işgal edilerek askeri acidan onemli bir basari elde edilmistir. Ancak insanlik adina tarihin en acimasiz soykırımi gerceklestirilmistir. Diger taraftan Ermeniler icin bu soykırım kendilerinin iddia ettigi 1915 yilinda yasananlarin bir ocu niteligi de tasimaktaydi.

Hocali'da Neler Yasandi:

Ermenistan Silahli Kuvvetleri 1992 yilinin 25 Subati 26 Subata baglayan gecede bolgedeki 366. Alayin da destegi ile once giris ve cikisini kapadigi Hocali koyunde sivil, kadin, cocuk, yasli ayirimi yapmadan resmi rakamlara gore 613 kisiyi katletmislerdir. Katledilenlerin 83'u cocuk, 106'si kadin ve 7'ten fazlasi ise yasliydi. Normalde en siddetli savaslarda dahi savas disinda tutulan, dokunulmayan bu kesime Ermeniler yasli, kadin ve cocuk demeden cok acimasiz iskenceler yaparak katletmistir. Bu katliamdan toplam 487 kisi agir yarali olarak kurtulmustur. 1275 kisi ise rehin alinmis ve 150 kisi ise kaybolmustur. Cesetler uzerinde yapilan incelemelerde cesetlerin bircogunun yakildigi, gozlerinin oyuldugu, kulaklari, burunlari ve kafalari ile vucutlarının cesitli uzuvlarının kesildigi gorulmustur. Ayni vahsetten hamile kadinlar ve cocuklar bile nasibini almistir.

Bati Basininda Hocali soykırımi:


- Krua l'Eveneman Dergisi (Paris), 25 Subat 1992 tarihi: Ermeniler Hocali'ya saldirmistir. Butun dunya vahsice oldurulmus cesetlere sahit oldu. Azeriler binlerin oldugunden bahsediyor.
- Sanday Times gazetesi ( Londra) 1 Mart 1992 tarihi: Ermeni askerleri binlerce aileyi yok etmistir.
- Financial Times gazetesi (Londra) 9 Mart 1992 tarihi: Ermeniler Agdam'a dogru giden orduyu kursun yagmuruna tutmustur. Azeriler 1200 kadar ceset saymis. Lubnan'li kameraman, ulkesinin zengin Ermeni Tasnak lobisinin Karabag'a silah ve asker gonderdigini onaylamistir.
- Times gazetesi (Londra) 4 Mart 1992 tarihi: Bircok insan cirkin hale getirilmis, masum kizin sadece kafasi kalmis.
- Izvestiya ( Moskova) 4 Mart 1992 tarihi: Kamera kulaklari kesilmis cocuklari gosterdi. Bir kadinin yuzunun yarisi kesilmisti. Erkeklerin arasinda kafa derisi soyulmustu.
- Le Mond gazetesi (Paris) 14 Mart 1992 tarihi: Agdam'da bulunan basin mensuplari, Hocali'da oldurulmus kadin ve cocuklar arasinda kafa derisi soyulmus, tirnaklari cikarilmis uc kisi gormusler. Bu, Azerilerin propagandasi degil bir gercektir.
- Izvestiya gazetesi (Moskova) 13 Mart 1992 tarihi: Binbasi Leonid Kravets: "Ben kendim tepede yuze yakin ceset gordum. Bir erkek cocugunun kafasi yoktu. Her tarafta iskenceyle oldurulmus bayan, cocuk ve yaslilar vardi."
- Valer Actuel dergisi (Paris) 14 Mart 1992 tarihi: Bu ‘ozerk bolgede' Ermeni silahli birlikleri yakin doguda uretilmis yeni teknolojiye, ayrica helikoptere sahiptiler. ASALA'nin Suriye ve Lubnan'da askeri kamp ve silah depolari vardir. Ermeniler yuzden fazla Musluman koylerine saldiri duzenlemis ve Karabag'daki Azerbaycanlilari oldurmusler.
- R. Patrik, Ingiliz Muhabir (olay yerinde bulunmus): "Hocali'daki vahsiliklere dunya kamuoyunda hicbir sekilde hak kazandirilamaz !!!"
- Golos Ukraini: V Stacko: Savasin yuzu olmuyor. Yalniz cokca maske, kanli gozyaslari, olum, bedbahtlik, yikimlar. Hocali'da bebekleri ne icin katlettiler?, ya anneleri? Allah insani cezalandirmak isteyince onun aklini aliyor."
- Nie Gazetesi: (Bulgaristan) Violetta Parvanova: "Hocali insanligin faciasidir."
- 3 Mart 1992'de BBC1 Morning News saat 07.37 yayininda durumu soyle aksettirmis; "Canli yayin muhabirimiz 100 den fazla Azeri erkek, kadin ve bebek dahil olmak uzere cocuk cesetleri gordugunu ve bunlarin baslarina yakin mesafeden ates edilerek olduruldugunu rapor ediyor."
- 16 Mart 1992 tarihli Newsweek'te Pascal Privat ve Steve Le Vine tarafindan hazirlanan haberde katliam su sekilde yansitilmis: "Gectigimiz hafta Azerbaycan yine bir morgun mahzeni gibiydi; bir caminin arkasina gecici olarak kurulmus morga suruklenerek getirilmis duzinelerce ceset ve yas tutan multeciler... Bunlar 25 ve 26 Subat tarihinde Ermeni kuvvetleri tarafindan istila edilen Yukari Karabağ bolgesindeki Hocali koyunun Azeri sakinleriydi. Cesetlerin cogu kacmaya calisirken yakin mesafeden vurulmustu, bazilarının yuzleri paramparca idi, bazilarının kafa derileri yuzulmustu…"
- Human Rights Watch Hocali katliamini Karabag'in isgalinden bu yana cereyan eden en kapsamli sivil kirimi olarak nitelendirilmistir.
- Amerikali gazeteci Thomas Goltz: "Fotografci arkadasim oyle etkilenmisti ki fotograf cekebilmesi icin kendisini objelerin uzerine dogru itmem gerekiyordu. Cesetler, mezarlar, evet hepsi mide gerektiriyordu. Ama olanlari anlatmak, dunyaya duyurmak gerekliydi. Hayatta kalanlari bularak hemen orada neler dediklerini kaydettik. Bazi cesetleri tanimaya calistim ama yuzlerinden vurulanlar, taninmayacak halde olanlar vardi. Bazilarının kafa derileri yuzulmustu."
- Hocali katliamina tanik olan ve daha sonra Beyrut'a yerlesen Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan, ‘For the Sake of Cross' (Hacin Hatiri Icin) isimli kitabinda (Sayfa: 62-63) vahseti soyle anlatiyor: "...Gaflan denen ve olulerin yakilmasiyla gorevli Ermeni grup, Hocali'nin 1 kilometre batisinda bir yere 2 Mart gunu 100 Azeri olusunu getirip yigdi. Son kamyonda 10 yasinda bir kiz cocugu gordum. Basindan ve elinden yaraliydi. Yuzu morarmisti. Soguga, acliga ve yaralarina ragmen hala yasiyordu. Cok az nefes alabiliyordu. Gozlerini olum korkusu sarmisti. O sirada Tigranyan isimli bir asker onu tuttugu gibi oteki cesetlerin ustune firlatti. Sonra tum cesetleri yaktilar. Bana sanki yanmakta olan olu bedenler arasindan bir ciglik isittim gibi geldi. Yapabilecegim bir sey yoktu. Ben Susa'ya dondum. Onlar Hac'in hatiri icin savasa devam ettiler."

 

SÖZDE Ermeni Soykırımı Hakkında Kapsamlı Bilgi 


Uluslararasi Tepkiler


Butun dunyanin gozleri nunde gerceklesen bu katliama BM, AB gibi uluslar arasi kuruluslar gereken ozeni gostermemislerdir. Birlesmis Milletler Guvenlik Konseyi genel olarak 1993 yili Nisan-Kasim aylarinda 822, 853, 874, 884 sayili kararlar karar kabul etmistir. Bu kararlarla Azerbaycan topraklarının Ermeniler tarafindan işgal edildigi belirtilmistir.Isgalin sona erdirilmesi icin bugune kadar bir caba gosterilememistir. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi'nin 25 Ocak 2005 tarihli ve 1416 sayili kararinda Ermenistan'in Azerbaycan topraklarini halen isgali altinda tutmasi icin de soz konusu oldugu belirtmistir. Gelismelere seyirci kalan BM ve Batili devletler, Ermenilerin yaptiklari katliamlara ve işgal hareketlerine ciddi bir tepki gostermemislerdir. Ermenilerin Mayis 1992'de Nahcivan'a saldirmalarindan sonra Turkiye 1921 Kars Anlasmasi cercevesinde bolgeyi korumak icin askeri mudahalede bulunabilecegini aciklamistir.

7 Mayis 2003'de, Ingiltere'de yasayan Azerileri temsil eden ‘Vatan' orgutunun gonderdigi mektuba, Disisleri Bakanligi Uluslararasi Isbirligi Komitesi'nden gelen cevabi mektupla, Ingiliz Hukumeti'nin Hocali katliamini cok tarafli olarak inceledigi ve Ermeni askerlerin yaptiklari katliami ‘insanliga karsi islenmis bir suc' olarak kabul ettigi belirtildi.

Ayrica, ABD Kongresi'nin Uluslararasi Iliskiler Komisyonu Uyesi Don Barton, Kongreyi ‘Hocali soykırımi'ni tanimaya cagirmis ve Temsilciler Kurulu'nun toplantisinda yaptigi konusmada, "Dunyadaki tum toplumlar bunu bilmeli ve hatirlamalidir. ABD Kongresi, Hocali soykırımini tanimakla uluslararasi toplumun uzun yillardan beri bu konuyla ilgili sessizligini bozacaktir."demistir.

1994 yilinda iki taraf arasinda ateskes ilan edilmistir.

Hocali Katliamini soykırım Olarak Kabul Ettirmek:

Azerbaycan'in Yukari Karabağ Bolgesindeki Hocali koyunde 26 Subat 1992 yilinda yasanan katliam uluslararasi camianin suc olarak kabul ettigi soykırım ve insanliga karsi suclar kapsamindaki tanimlamalarla birebir ortusmektedir.

Hocali soykırımina katilmis Ermenilerin ve onlarin yardimcilari yaptiklari insan haklarina aykiriliklar, uluslararasi hukuki antlasmalarin - Cenevre Sozlesmesi, Insan Haklari Beyannamesi, Vatandas ve Siyasi Haklar Konusunda Uluslararasi Sozlesme, Ateskes Zamaninda ve Askeri Catismalar Zamani Kadin ve Cocuklarin Korunmasi Beyannamesi'ne karsi olarak islenmis bir soykırımdir.

Ayrica Hocali soykırımi 9 Aralik 1948'de BM tarafindan kabul edilen ve 12 Ocak 1951 tarihinde yururluge giren Birlesmis Milletler'in 'soykırım Sucunun Onlenmesine ve Cezalandirilmasina Iliskin Sozlesmesi' 2. Maddesinde yer alan "milli, etnik, irki veya dini bir grubu kismen veya tamamen imha etme" biciminde tanimlanan Jenosit/soykırım kavrami ile tamamen ortusmektedir. Ermenilerin Hocali'da yaptiklari katliam BM soykırım Anlasmasinda, soykırım gerceklesmis sayilacagi kosullarini sayan 2. maddesinde yer alan bes bendin ilk ikisi ile uyum gostermektedir. Ilgili maddede soykırımin gerceklesmesi icin bu bentlerde duzenlenen eylemlerden birinin yeterli oldugunu belirtilmektedir. Ermenilerin Hocali'da yaptiklari toplu katliam BM soykırım Anlasmasinda soykırımi duzenleyen 2. maddenin a) bendinde yer alan "bir grubun uyelerinin katledilmesi" ve b) bendinde yer alan "grup uyelerinin bedeni ve akli acidan ciddi bicimde zarar verilmesi" kosullari ile birebir uyusmaktadir.

Ayrica Hocali katliami, uluslararasi hukukta saygin bir yere sahip Nurenberg Mahkemesi Kurulus Senedinde ve Mahkeme Kararinda Taninan (kabul edilen) Uluslararasi Hukuk Ilkeleri" metnin 6. ilkesinin ii) bendinin de c. firkasinda tanimlanmis insanliga karsi islenen suclar (Crimes Against Humanity) kapsaminda da ele alinmalidir.

Hocali'da savas suclari acsindan, diger suc kategorileri ve uluslararasi temel belgeler acisindan da suc islenmistir

Hocali soykırımi Konusunda Neler Yapilmalidir:

Hocalida yasananlarin bir soykırım oldugu gerceginden hareketle su hususlarin yapilmasi gerektigi dusunulmektedir:

Azerbaycan Devleti Olarak Yapilmasi Gerekenler:

Azerbaycan'in Yukari Karabağ Bolgesindeki Hocali koyunde yasanan vahsetin bir soykırım oldugunun uluslararasi camiada kabulu icin yasal prosedur baslatilmali ve Azerbaycan devleti resmen Lahey Adalet Divanina basvurarak 9 Aralik 1948'de BM tarafindan kabul edilen Jenosit Sozlesmesi cercevesinde dava acmalidir. Basvuruda gerekli deliller cercevesinde Ermenistan'in bugunku Devlet Baskani Robert Kocaryan ve Savunma Bakani ve gelecek devlet baskanligi secimlerinin guclu adayi Serj Sarkisyan da dahil Hocali soykırımini gerceklestiren butun siyasi ve askeri komutanlarin ismi net bicimde belirtilmeli ve cezalandirilmasi istenmelidir. Hem Ermenistan (1993'de) ve hem de Azerbaycan (1996'da) BM soykırım Anlasmasini imzaladiklari icin bu anlasma kendilerini baglamaktadir. Ornegin, Bosna Hersek bu mahkemeye basvurarak Yugoslavya eski Devlet Baskani Slobadan Milosevic'in yargilanmasi icin dava acmistir. Ve uluslararasi mahkeme Milosevic davasinda 1995'de Srebrenitsa kentinde yedi bin Bosnak'in katledilmesini soykırım olarak kabul etmis ve sanigi bu suctan da yargilamistir.

Diger taraftan Azerbaycan'in elindeki petrol kozunu Hocali konusunda ve genelde Ermeni sorunu konusunda etkin bir sekilde kullanmasi gerekmektedir. Gectigimiz gunlerde Azerbaycan Devlet Baskani Ilham Aliyev'in Fransa ziyareti sirasinda Fransiz Cumhurbaskanindan odul almasi bu konudaki zafiyeti gostermektedir. Fransa'nin sozde soykırımi suc kabul etmesinden kisa bir sure sonra gerceklesen bu ziyaret ve alinan odul bu konuda Turkiye ve Azerbaycan arasinda bir koordinasyonsuzluk oldugunu gostermektedir. Ayrica da bu tur hadiseler karsisinda Aliyev'in biraz duyarli olmasi gerekmektedir.

Turkiye Cumhuriyeti Devleti Olarak Yapilmasi Gerekenler:

Azerbaycan Parlamentosu 1994'te Hocali'da yasanan katliami soykırım olarak kabul etmistir. Yapilmasi gereken hadise her turlu bilgi ve belgesi olan bu vahseti TBMM'nin de soykırım olarak kabul etmesidir. Bununla beraber Azerbaycan ile koordine halinde bu konu uluslar arasi gundeme tasinmali, ermeni sorunu konusunda guclu bir arguman olarak gorulmelidir.

Ankara'nin Kecioren Belediyesi resmi olarak 9 Mart 2005'de Hocali'da yasanan trajik olaylari "soykırımi" olarak tanimis ve bir de soykırım aniti yapmistir. Diger yerel yonetimler, sivil toplum kuruluslari ve universiteler de benzer yola gitmelidir.

Turk ve Azerbaycan Sivil Toplum Orgutleri Birey ve Olarak Yapilmasi Gerekenler:

Turkiye, Azerbaycan ve dunyanin bircok bolgesindeki Turklerin bireysel ve toplu olarak Lahey Adalet Divani'nda dava acmalari saglanmalidir. Ozellikle yakinlarini kaybeden ve zarar goren Hocali'li kardeslerimizin bunu yapmalarina onayak olunmalidir.

Imkani iyi olan STK'lar ve isadamlarının bu konuda kaynak ayirarak Avrupa ulkelerinin birisinde bir Enstitu acilmasina yardim edilmeli ve bu enstitu vasitasiyla bu isler bilimsel bir zeminde incelenmeli ve bu calismalara yon verilmelidir.

Hocali soykırımi gerceginin ve butunlukte Karabağ veya sozde soykırım iddialarının onunde etkili bir set olusturmak icin ilgili konulari ele alan bilimsel calismalarin tesvik edilmelidir. Bu calismalarin yabanci dillere tercume edilerek yayimlanmasi icin caba gosterilmelidir.

26 Subat gunu arifesinde butun dunyada Hocali soykırımi ve Karabağ gercegini anlatan sergilerin duzenlenmesi icin caba gosterilmelidir.

Azerbaycan Milli Meclisi (Parlamento) her yil Subatin 26'sini "Hocali soykırımi Gunu" ilan etmistir. Her yil Subatin 26'sinda saat 17.00'de Azerbaycan halki Hocali soykırıminin kurbanlarının hatirasini anma toreni yapmaktadir. Bu torenleri koordineli bir sekilde butun dunyada yapilmasi onemlidir.

Hocali soykırımini biz kendimize anlatmanin yani sira (ozelikle biz ermeniyiz diyenlere) yurt disinda basilan kitaplar ve acilan sergilerle kuresel gundeme cikmasina yardimci olmaliyiz. Butun bunlarla beraber bu konulari surekli gundemde tutmali, bu konudaki bilgi, belge ve yazilari paylasmali ve dagitimina yardimci olmaliyiz.

Hocali Sahitlerinin Ifadelerinden soykırım:

Cemil Cumsudoglu Memmedov: Nehcivanik koyune gidip Ermenilere torunuma acimalarini soyledim. Bana hakaret edip komutana verdiler. O da bizi hapsetmelerini emretti. Burada cok sayida kadin*kiz, cocuk vardi. Sonra bizi Askeran'a getirdiler. Karim, kizim, enistem oradaydi. Tirnaklarimizi cektiler. Zenciler havaya sicrayip, yuzume tekme atiyorlardi. Cok iskenceden sonra beni Ermeniler ile degistirdiler. Karim, kizim ve torunumdan hic haber alamadim.
Seriye Talibova: Gozumun onunde 4 Mesket Turk'unun, 3 komsumuzun basini Ermeni askerinin mezari basinda kestiler. Ermeniler, anne babalarının onunde cocuklarina iskence yapip oldurduler. Sonra cesetleri buldozerlerle dereye doktuler.
Cemal Allahverdioglu Orucov: 16 yasindaki oglumu kursunladilar. 23 yasindaki kizimi iki ikiz oglu ve 18 yasindaki hamile kizimi elimizden aldilar.
Hatice Abdullayeva: Bir sure yalin ayak ormanda kaldiktan sonra babam, annem ve 16 yasindaki kiz kardesim soguga dayanamadilar. Esir dustum, tasnak esirlerle degistirildim. Simdi iki ayagimdan da mahrumum.
Mirza Allahverdiyev: Ermenilerin saldirisindan sonra ormana kactik. Burada 3 gun ac-susuz kaldik. 28 Subat aksami bizi kusattilar. Bizi Askeran'da olum hucresine aldilar. Her gun birkac adami goturup olduruyorlardi. Altin dislerimi kelpetenle cikardilar. Babami, iki kardesimi, kardesimin oglunu oldurduler.
Nesibe Aliyeva: Ormandan cikar cikmaz Ermeniler ates actilar. 40 kisiydik. 26 kisiyi aralarinda oglumu ve esimi de oldurduler.
Hatice Orucova: 8 yasindaydim. Gozumun onunde babami, annemi, 6 yasindaki kiz kardesimi Ermeniler kursunlayip oldurduler. Kursun bana da geldi.
Muhammed Orucov: Ermeniler esirler arasinda 10-13-15 yaslarinda kizlari ayirarak goturduler.
Cemil Memmedov: Sehre giren tanklar ve zirhli tasiyicilar evleri yikiyor ve insanlari eziyordu.
Talibov Samed: Yapilan iskenceler karsisinda seslerini cikaranlari hemen olduruyorlardi. Esirlikte gordugum dehseti hic unutamayacagim.

Doktor Raporlarindan

soykırım sonrasi cesetler uzerinden yapilan incelemelerden doktor raporlarina gecen bazi olum vakalari:

Orucov Telinan Enveroglu: Kafa derisi yuzulmus,
Abdulov Yelmar Enveroglu: Kafa derisi yuzulmus,
Aliekberov Tevekkul Iskenderoglu: Nahcivanik yolunda kursun yarasi ile olmus, cesedi ustunde 10 bicak darbesi var.
Hasanova Fitat Ehedkizi: Tecavuz edilmis, Gozleri cikarilmis.
Hasanova Gulcohre Yakupkizi: Gogus kafesinden ve karnindan kursun yarasi almistir. Sol eli bilekten kesilmistir.
Hasanov Sohlet Usuboglu: Gogus kafesinden kursun yarasi, ust tarafinin kesilmis oldugu gorulmustur.
Selimov Bahadir Mikayiloglu: Nahcivanik yolunda yakilmis, cinsi uzvu kesilmis, gozleri cikarilmistir.
Abisov Ali Abduloglu: Ezici aletle vurulmus, kemiklerinin cogu kirilmis.
Aslanov Ikbal Kuluoglu: cinsi uzuvlari kesilmis, yakilmis.
Sahip: Cesedi ustunden tank gecmis
Nuraliyeva Dilara Orucgizi: Gozleri ve gogusleri kesilerek goturulmus.
Abbasov Taleh Umidvaroglu: Olduruldukten sonra kulagi kesilmis.
Abisova Meruze Muhammedkizi: Gozleri cikarilmis, gogus uclari ve burnu kesilmistir.
Kerimov Sarman Sultanoglu: Katledildikten sonra gozleri cikarilmis, sise ile iskence edilmistir.
Kerimova Firengul Muhammedkizi: Bedeni tam dogranmis, gozleri cikarilmis, kulaklari ve gogusleri kesilmistir.
Kerimov Frunz Salmanoglu: Diri diri yakilmistir.
Selimov Araz Bahaduroglu: Yarali halde yakalanmis, kucuk cocugunun gozleri onunde dovulerek oldurulmustur.
Huseyinov Allahverdi Kuluoglu: 88 yakilarak oldurulmustur.
Imam Agyar Salmanoglu: Uc yasindaki bu cocuk Ermenilerce yakilarak oldurulmustur.
Bedelov Tevfik: Cesedi uzerinde vahsi uygulamalar yapan Ermeniler, kulaklarini kesmis ve gozlerini cikarmislardir.
Ferzeliyev Canan Binnetoglu: Yakilmistir.
Mehmedova Tamara Selimkizi: Gozleri cikarilip, gogusleri kesilerek oldurulmustur.
Nuriyev Hafiz Yusufoglu: Elleri telle baglanarak kafasi kesilmistir.
Bilinmeyen Kisi: ,basi ve ust dudagi kesilmistir.
Bilinmeyen Kisi: Kafa derisi yuzulmustur.

Butun bu gerceklikler karsisina hepimiz gonullu olarak calisip bu vahseti soykırım olarak tanitmaliyiz. Ancak bu sekilde soykırım kurbanlarina karsi borcumuzu odemis olacagiz. Diger taraftan Turkiye'de hepimiz Ermeniyiz diyen kesimlerin bu gercekleri ogrendikten sonra cocuklari katleden, esirlere turlu turlu iskenceler yapar olduren Ermenilerden olmaya devam edeceklermidir.

Genel Kurmay Başkanlığı 1915 yılında çıkarılan Tehcir kanunu ile ilgili orjinal resim ve dökümanları Harbiye Askeri Müzesindeki "Belgelerle ermeni sorunu salonu"nda sergiliyor...
 

SÖZDE Ermeni Soykırımı Hakkında Kapsamlı Bilgi


Atatürk'ün Ermeni konusuna bakışı
Türkiye'nin önüne yeniden çekilmek istenen 'Doğu Seddi' ışığında...
Atatürk'ün Ermeni iddialarının gündeme getirildiği dönem için yaptığı tespitler ve analizler bütünüyle gerçeklik taşır. Tehcirin doğruluğunu, işledikleri katliamlar nedeniyle Ermenilere yönelen kinin etkisizleştirildiğini anlatır.
Atatürk'ün yazışma ve konuşmalarından Ermeni konusu üzerine neler dediğini tarayıp, bir kitapta topladım. Karşımıza önemli bir bilgi ve değerlendirme zenginliği çıktı. Bunlar konu başlıkları halinde şöyle sıralanabilir:
* Tehcir bir zorunluluktu.
* Tehcir'de Ermenilere katliam yapılmamıştır.
* Tehcir edilenler hayattadır.
* Tehcir, Ermeni çetelerinin Türklere yaptığı katliamlardan doğan kin ve düşmanlıktan dolayı, bir yönüyle Ermenilerin hayatını kurtarmıştır.
* Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşı sırasında katliama uğrayan, asıl soykırım girişimine tabi tutulan Türklerdir.
* Türkleri ve Ermenileri, birbirlerini kırmaları için Doğu'da önce Ruslar, sonra İngilizler, Güney'de Fransızlar kışkırtmışlardır.
* Ermeni kırımı yalandır, uydurmadır, iftiradır, İngiliz propagandasıdır.
* "Ermenilere kırım yaptınız" konulu saldırılar, tarihi gerçeklere değil, siyasi emellere dayanmaktadır.
* Siyasi emel topraktır, Türkiye'nin Doğusunda "Kafkas Seddi" oluşturmaktır.
* Bu projede, Kürtçülük ve Ermenicilik birer vasıtadır ve paralel kullanılmaktadırlar.
Bunlardan sadece son üçünü ana hatları ile ele alabileceğiz.
ÜÇÜNCÜ ERMENİ SALDIRISI
Türk ulusu, Ermenilere soykırım yaptınız iddialı saldırılara üçüncü kez muhatap oluyor. İlki 1915 Tehciri'nden sonra 1916'da başlar, 1918 Mondoros Mütarekesi'nden sonra yoğunlaşır. İkincisi 1920'dedir. Türk Ulusu'nun canını, namusunu, toprağını kurtarmak için Çukurova'da Antep, Maraş ve Urfa'da Fransız-Ermeni işgalcilerine karşı direnmesi üzerine ve özellikle Şubat 1920'de Maraş'tan Fransız-Ermeni işgalcilerini kovuncadır. Üçüncüsü de 1965'te başlatılır ama asıl saldırı Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin PKK terör örgütü ile ABD'nin ve AB'nin istediği şekilde bir diyaloga girmeyip siyasi çözümü reddederek silahlı mücadeleyi sürdürme kararlılığı üzerine 1995'te başlatılır. 1995'e kadar, 30 yılda Türkler Ermenilere soykırım yapmıştır şeklinde karar alan veya bildiri yayınlayan parlamento sadece altıdır(1). 1995'ten 1998'e kadar karar alanlara dokuz(2) ilave daha olur. 1999'da PKK başarısız olunca, Güneydoğu'yu Türkiye'den kopartamayınca yani PKK'ya verilen görev gerçekleşmeyince soykırımlı saldırılar bunaltıcı şekilde yoğunlaşır. Sadece 2000 yılında 7 karar(3) çıkar. 2001-2006'da bunlara 17 karar(4) daha eklenir.
1965'ten 2007'ye kadar toplam 39 karar çıkar, bunlara eyalet kararları dahil değildir. 39 kararın 6'sı 30 yılda, 1965-1994 arasında çıkar. 1995'te saldırılar yoğunlaştırılır, 4 yılda (1995-1998) 9 karar, 2000'de, yalnızca 1 yılda 7 karar, 2001 ve sonrasında ise 17 karar çıkartılır. 39 kararın 24'ü 1999 sonrasında, yani PKK başarısız kılındıktan, Türkiye AB'ye aday yapıldıktan sonradır. 1997'de adaylığı reddedilen Türkiye'nin 1999'da yani PKK başarısız kılındıktan sonra aday yapılmasının anlamı ve arkasından aday yapılan Türkiye'ye Ermeni soykırımı kartı ile siyasi saldırıların yoğunlaştırılması dikkat çekici ve uyarıcıdır. Ayrıca 2000 yılında, soykırım suçlamasıyla yapılan siyasi saldırıların yanı sıra, Batılı sermayedarlarının çıkarttığı Kasım 2000 ve Şubat 2001 ekonomik krizleri ve sonuçları da göz önüne alındığında, Türkiye'nin planlı bir siyasi-ekonomik-sosyal tehditle karşı karşıya olduğu anlaşılıyor.
Saldırıların sürecine ve yoğunlaşma dönemlerine dikkat edilirse konunun tarihi bir hesaplaşma değil, siyasi bir hesap olduğu ortaya çıkmaktadır. Birinci ve ikinci saldırılar Sevr öncesidir. Üçüncü saldırı ise "Kürdistan kurma" öncesidir. Sözde Ermeni soykırımı konusu ile Kürdistan kurma konusunun ne ilgisi var denilebilir. İkiz konulardır. Tarihimizde paralel yürütülmüştür. Bu günde paralel yürütülmektedir.
ATATÜRK'ÜN TESPİTLERİ
Soykırımlı saldırılara Atatürk'ün bakışı, tarihi bir konu şeklinde değil, siyasi hedefleri gerçekleştirmede bir vasıta olarak kullanma şeklindedir. Yani mücadele alanı tarih değil, siyasettir demektedir. Ki kendisi de tarihle değil, siyasetle ve güçle çözmüştür.
Atatürk'ün sözde soykırım iddiaları üzerine tespit ve değerlendirmelerini sorularla açıklığa kavuşturalım. Biz soralım, O yanıtlasın.
Türkiye'ye yapmadığı ve yapmadığını bildikleri halde neden "Ermenilere soykırım yaptınız" suçlamaları ile saldırıyorlar. Bunları neden yapıyorlar?
"... Düşmanların bütün çalışması, barış esaslarının kararlaştırılacağı şu sıralarda memleketimizi dışarıda ve içeride güçsüz bir durumda bırakarak, istedikleri her şeyi kabul ettirmeyi amaçlıyor...(5)" (24 Nisan 1920-TBMM)
O günlerde Sevr Anlaşması gündemdeydi. Sevr ile istediklerini kabul ettirmek için, "Ermenilere kırım yaptınız, yapıyorsunuz" saldırısı ile Türkiye'yi suçlu duruma düşürüp dıştan destek görmesini önlemeyi, hayır deme direncini kırmayı amaçlamışlardı.
Şimdi 1995'te yoğunlaşan, 2000'de doruğa çıkan saldırıların amacı daha iyi anlaşılıyor. 1995 yılı için Ata'nın açıklamasındaki, "barış esaslarının kararlaştırılacağı şu sıralarda" ifadesinin yerine "PKK ile silahlı mücadeleyi bıraktırıp, siyasi çözümün dayatıldığı şu sıralarda" ifadesi konularak okunması yeterli olmaktadır. 2000'li yıllar için konulacak ifadeler çoğalmaktadır. Birkaçını sıralayalım.
* "Kendisine verilen görevi PKK başaramayınca, PKK'nın yapamadığını bizzat yaptırmak için AB adaylığına kabul edilen Türkiye ile adaylık koşullarının belirleneceği şu sıralarda..."
* "AB'ye uyum paketleri adı altında verdirilecek ödünlerin Türkiye'ye kabul ettirileceği şu sıralarda..."
* "İncirlik Üssü kullanım koşullarının görüşüleceği şu sıralarda (2000 Baharı-ABD için)..."
* "BOP'un gerçekleştirileceği şu yıllarda..."
* "Kuzey Irak'ta bir devlet yapılanmasına başlanacağı şu sıralarda (2002)..."
* İran'a karşı ABD'nin yanında yer almasının sağlanacağı şu sıralarda..."
* "Kuzey Irak'taki devlet ilanının yapılacağı şu sıralarda..."
Atatürk'ün aynı konuşmasında sorumuzla ilgili iki yanıtı daha vardır.
"Geleceğe yönelik çıkarlarını, çeşitli baskılarla bütün dış ülkeleri aleyhimize çevirmekte gören bütün unsurlar,... tümüyle yalan olan en son Ermeni kırımı uydurmasını (1920'yi kastediyor) düzenlediler...
İngilizler, dış durumumuzu yani toplu öldürme iftiraları ile sarsarak, ... tasarladıkları İstanbul işgalini kolaylıkla uygulayabilecek bir ortam hazırlıyorlardı..." (24 Nisan 1920-TBMM)
Başka bir konuşmasından bir alıntı daha yapalım.
"... Düşmanlarımız hakkımızda icat ettikleri iftiralarını 1 Aralık Paris Konferansı'na da kabul ettirir gibi oldular. İhtimal bunun neticesi olarak, daha savaş esnasında birbirleriyle yaptıkları gizli anlaşmaların ve karşılıklı verdikleri sözlerin tatbikatına başlanmış idi. İzmir, Antalya, Adana, Antep, Urfa ve Maraş'ın işgalleri hep bir karşılıklı taahhütler neticesi..." (31 Aralık 1919 Ankara)
GÜNCELLENEN TARİH
Ata'nın bu üç açıklamasından, Ermeni kırımı konulu saldırıların basit bir suçlamadan çok öte bir durum olduğu anlaşılıyor. Türkiye üzerine niyet besleyenler, bunu araç olarak kullanmışlar. Güncel çıkarlarını sağlamak için bir tehdit aracı, uzun vadeli planlarını gerçekleştirmede de bir alt yapı aracı olarak kullanmışlar. Bugün de Türkiye'ye yönelik planlarını, ki planlarını gizlemeye de gerek görmüyorlar, gerçekleştirmede bir araç olarak kullanmaktadırlar.
Peki, bu soykırım iddiaları doğru mudur?
"Türkler tarafından Ermeniler aleyhinde katliam (İddiaları), uydurulmuş rivayetler ve bir takım yalan ve iftiralardan ibarettir." (17 Ocak 1921-Demeç)
O halde Ermeni sorunu nedir?
"Ermeni sorunu, Ermeni milletinin gerçek olmayan isteklerinden çok, dünya kapitalistlerinin ekonomik yararlarına göre çözülmek istenen sorun(dur)." (1 Mart 1922-TBMM)
Ermeni sorununu dayandırdığınız emperyalistlerin ekonomik çıkarları nedir?
"Ermeniler Van ve Bitlis'i ele geçirince, Irak'taki İngilizlerle birleşeceklerinden dolayı bütün Yakındoğu'da İngilizlerin yeri çok sağlamlık kazanacaktır." (1 Aralık 1920)
"Ermenistan'ı Mezopotamya'da yerleşmiş İngilizlere yaklaştıracak surette uzatmak, Moskova ve Ankara hükümetlerine pek çok nahoş sürprizler yaratmak demek olur."(27 Aralık 1920)
"Taşnakların, İtilaf devletlerinin entrikalarına alet olmaktan vazgeçmeyip... Sevr'de İstanbul hükümetine imza ettirilen anlaşma hükümlerine dayanarak Doğu vilayetlerimizi işgal için fırsat kollamaları, bu suretle Basra Körfezi'nden Karadeniz'e kadar Doğu ile Türkiye arasında itilaf devletleri nüfuz ve himayesi altında büyük bir kütle husule getirip Yunanistan'ın Rumeli ve Batı Anadolu'da oynadığı rolü Kafkasya, Doğu Anadolu ve İran'da oynamaya azmetmiş olmaları ..."(6 Ekim 1920)
"Musul (Vilayeti-bugünkü Kuzey Irak) bizim için çok kıymetlidir... Birincisi, civarında sonsuz servet teşkil eden petrol kaynakları vardır. İkincisi bunun kadar önemli olan Kürtlük meselesidir. İngilizler orada bir Kürt hükümeti teşkil etmek istiyorlar. Bunu yaptıkları takdirde bu fikir bizim hududumuz dahilindeki Kürtlere de sirayet edebilir. (6)" (16 Ocak 1923)
Atatürk'ün bu dört açıklamasını, Sevr haritasını ve 1918'den sonraki bilgileri yan yana getirdiğimizde emperyalistlerin ekonomik çıkarları ortaya çıkmaktadır.
İngiltere Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın elindeki tüm petrol yataklarını; Arabistan Yarımadası, Basra ve Musul'u; ele geçirir. Mondros Ateşkes Anlaşması'ndan sonra, Osmanlının 1918 yazında işgal etmiş olduğu Bakü petrol bölgesini, Osmanlıya boşalttırarak işgal eder.
Ele geçirdiği Hazar petrol bölgesi ile Ortadoğu petrol bölgesi arasını kendi kontrolünde tutup, iki bölge arasında fiziki bağı kurmak için, 1918'de kendisi tarafından kurulan Ermenistan'ı, Karadeniz kıyılarından Van Gölü'ne kadar uzatmak, Van Gölü güneyi ile Irak arasındaki boşluğu doldurmak için burada bir Kürdistan kurmak ister. Sevr haritasının doğusu işte bunu gerçekleştirmektedir.
Atatürk, bu planı anladığı içindir ki; Moskova'yı birkaç kez uyarır, uyarıları sonuç doğurur, Ankara*Moskova işbirliği gelişir ve senaryonun Ermeni ayağı kırılır.
Kürdistan'ın kurulmasını önlemek için de, Musul vilayetini Misak-ı Milli içine alır ve Türkiye'ye dahil etmek ister. Musul alınamaz ama Sevr ile kurulmak istenen Kürdistan oyununu bozar.
FİGÜRANLAR, KULLANILANLAR...
Görüldüğü gibi emperyalistlerin ekonomik çıkarı, petroldür, Karadeniz'de egemenliktir. Diğer ögeler figürandır, kullanılandır. 1920'lerde bu senaryoyu Atatürk bozmuştur.
Günümüzde de aynı senaryo oynanmakta, aynı figüranlar kullanılmaktadır. Sadece filmin esas oğlanı değişmiştir. O yıllarda İngiltere idi, bugün ABD'dir. İngiltere yardımcı oyuncu olmuştur. Amaçları arasına "su" ilave olmuştur.
Atatürk'e sorularımızı sürdürelim. Bu senaryo içersinde Ermenilerin rolü nedir?
"Rum ve Ermeni, Batı emperyalistlerinin hizmetçisi olan uluslar(dır)." (1 Aralık 1920-Ankara)
"Ermenistan, Doğu'da büyük bir inkılap gayesi için çalışan mazlum milletler arasında, ... bozguncu bir unsur vazifesi yapıyordu. Doğu milletlerinin temasına engel oluyordu. Doğu'da İngiliz emperyalistleri için bir dayanak noktası hizmeti görüyordu...
Ermenistan, Doğu ihtilal makinesinin iyi işlemesine mani olmak için, bu ihtilalden etkilenecek olacaklar tarafından makinenin çarkları arasına sıkıştırılmış ecnebi bir cisimden başka bir şey değildir..." (13 Kasım 1920-Hakimiyeti Milliye)
Atatürk, Ermenilerin emperyalistlerin bir maşası olduğunu, kullanıldıklarını tespit ediyor; ki bu tespitini sıkça tekrarlar, gerçeği gören Ermeniler de bu yönde açıklamalar yapar; kullanılma amaçlarının da bir siyasi hedefin gerçekleşmesi için olduğunu belirtiyor. Bu siyasi hedefin tam açıklamasını, hedefi belirleyenin ağzından verelim.
Sevr Anlaşması'nı hazırladıkları konferanslarda İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 16 Şubat 1920'de şöyle diyor :
"Müttefiklerin uğrunda savaştıkları... amaçları arasında bağımsız bir Ermenistan devletinin kurulması da vardır. Bu amacın gerçekleşmesine tüm müttefikler aynı derecede ant içmiş durumdadır." (7)
Aynı kişi, bu devletin kurulma amacını da, 22 Nisan 1920'de şöyle belirtir:
"Büyük bir Pan-İslam ya da Pan-Turan hareketi ortaya çıkabilir ve böyle bir halde, Londra Konferansı, genellikle dünya barışı bakımından, Türkiye Müslümanları ile daha doğudakiler arasına sokulmak üzere bir Hıristiyan toplumunun sıkıştırılmasının yerinde bir girişim ve bunun da yeni bir Ermeni devleti olabileceğini düşünmüştü." (8)
Atatürk; bu toplantı tutanaklarından haberi olmaksızın, emperyalistlerin Ermeniler üzerine neden oynadıklarını, siyasi hedeflerinin ne olduğunu tam isabetle tespit etmiş ve buna göre cephe tutmuş, bu plandan Türkiye kadar zarar görecek olan Rusya ile işbirliği yapmış ve planın gerçekleşmesini engellemiştir.
Bugün de Ermeni kartının tekrar Türkiye'nin önüne konulması, Ermenilerin tekrar kullanılmaya başlanmasının arkasında, daha önce açıklanan ekonomik çıkarlarının yanı sıra, L. Curzon'un ikinci sözündeki amaç aranmalıdır. Bundaki doğru tespit, Atatürk'ün yaptığı gibi, doğru cephe tutmayı, doğru hedefe saldırmayı sağlayacaktır.
Ermenicilik ve Kürtçülük hareketleri birbiriyle ilişkili midir, bunlar aynı kaynaktan mı tetiklenmektedir?
"Kürtlerin devletten ayrılarak İngilizlerin himayesinde bağımsız Kürdistan kurmaları teorisini tasvip etmem. Çünkü bu teori, ... Ermenistan lehine İngilizler tarafından tertip edilmiş bir plandır." (16 Haziran 1919)
KAFKASYASEDDİ
"... Kürtleri Osmanlı (Türk) camiasından ayırmak, İngiliz boyunduruğuna sevk etmek, neticede Doğu Anadolu'muzu Ermenilere çiğnetmeye yol açacak(tır)." (9 Kasım 1919)
"... Basra Körfezi'nden Karadeniz'e kadar Doğu ile Türkiye arasında İtilaf devletleri nüfuz ve himayesi altında büyük bir kütle husule getir(mek)..." (6 Ekim 1920)
İngiltere, Hazar ile Basra petrol havzaları arasını kendi kontrolünde bir coğrafi bağ ile birleştirmek ve Anadolu Türklüğünün Kafkas ve Orta Asya Türkleri ile fiziki bağını kesmek için, Ermenicilik ve Kürtçülük hareketini paralel yürütmüştü. Her iki hareketi kendi emperyalist politikaları için bir vasıta olarak kullanmıştı.
Atatürk, sözünü ettiği "Doğu ile Türkiye arasında büyük bir sed meydana getirme" projesini görmüş, Ermenicilik ve Kürtçülük hareketlerinin bu seddi oluşturmak için İtilaf devletleri (yani İngiltere) tarafından tezgahlandığını ve Türkiye için tehlikelerini anlamış, inşa aşamasında seddi yıkmıştır.
Bu seddin yapılmasını önlemedeki kesin kararlılığını şöyle ifade eder :
"Kafkasya seddinin yapılmasını Türkiye'nin kati mahvı projesi sayıp, bu seddi İtilaf devletlerine yaptırmamak için en son vasıtalara müracaat etmek ve bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetindeyiz."(9)
Bugün de emperyalizmin bu iki vasıtası, Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde aynı kaynaklardan, aynı amaçlarla ve yine paralel yürütülmektedir ve 2007 yılı itibarı ile önemli mesafe kat etmiştir. Türkiye, Atatürk'ün kesin kararlılığını gösterme zamanını geçiriyor. Bugün, BOP içinde oluşturulmak istenen Doğu Seddini önlemek için "her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetinde" olduğunu anlamalıdır. Varlığını devam ettirmek için buna zorunludur. Geç kalmanın bedelini halkına kanla ödettirmemek için zorunludur. Doğu Seddini önlemek zorundadır. Önlemenin nasılı, ne yapılacağı da Atatürk'tedir. Atatürk gibi önce bağımsızlığımızı kurtarmak gerekmekte ve bunu yapabilecek teslimiyetçi olmayan bir hükümeti iş başına getirmek, yurttaşlık görevimiz olmaktadır.

 

SÖZDE Ermeni Soykırımı Hakkında Kapsamlı Bilgi

Ermeni soykırımı iddialarını Atatürk nasıl yanıtlamıştı?

Ermeni diasporasının son zamanlarda giderek artan soykırım iddialarını, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, uzun yıllar önce "Dünya efkarı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz." sözleriyle yanıtlamıştı.
Dünyanın, Ermeni tehciri konusunda Türk devletine karşı haklı bir ithamda bulunamayacağını belirten Atatürk, o dönemde yaşananları, "Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı" sözleriyle anlatmıştı.

TÜRK KÖYLERİNDEKİ ERMENİ TERÖRÜ

Atatürk, 26 Şubat 1921’de Amerikalı gazeteci Clanence K. Streit’in sorusu üzerine, Ermeni tehcirine ilişkin şu tarihi gerçekleri dile getirdi:
"Düşmanca ithamda bulunanların sürdükleri büyük mübalağalar dışında Ermenilerin tehciri meselesi aslında şuna inhisar etmektedir:
Rus Ordusu 1915’de bize karşı büyük taarruzunu başlattığı bir sırada o zaman Çarlığın hizmetinde bulunan Taşnak Komitesi, askeri birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti.
Düşmanın sayı ve malzeme üstünlüğü karşısında çekilmeye mecbur kaldığımız için kendimizi daima iki ateş arasında kalmış gibi görüyorduk. İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız bir şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde terör hüküm sürdürülüyordu.
Bu cinayetleri işleten saflarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri katan çeteler, silah, cephane ve iaşe ikmallerini, bazı büyük devletlerin daha sulh zamanından itibaren kendilerine kapitülasyonların bahşettiği dokunulmazlıklardan istifade ve bu maksada matuf olarak büyük stoklar husule getirmeye muvaffak oldukları Ermeni köylerinde yapıyorlardı."

İNGİLİZLERİN İRLANDA’YA REVA GÖRDÜĞÜ MUAMELE

Büyük Önder Atatürk, Ermeni tehciri ve Ermeni çetelerinin yaptıkları katliamlar konusundaki görüşlerini de şu sözlerle dile getirmişti:
"İngilizlerin sulh zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda’ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya efkarı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz." "Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı." "Gerek umumi harp sırasında gerek mütarekeden sonra Ermeniler ve Rumlar tarafından Müslüman ahaliye yapılan mezalim üzerinde durmak uzun bir hikaye olur." "Brest Litovks Muahedesi’nin akdini müteakip Rusların şark vilayetlerimizi tahliyeye başladıkları sırada Ermeni çetelerinin yapmış oldukları katliam ve tahribat kafi derecede herkesin malumudur."

YUNANLILARIN YAPTIĞI KATLİAMLAR

Atatürk, Streit’e, Yunanlıların İzmir’i işgalleri sırasında yaptıkları katliamları da şu sözlerle anlatmıştı:
"Yunanlılara gelince, İzmir’in işgali sırasında öyle cinayetler işlemişlerdir ki, Yunanistan’ın müttefiki İtilaf Devletleri tarafından tescil edilmiş bulunan ’İtilaf Devletleri Tahkikat Komisyonu’ üyeleri bile 1919 sonbaharında bu vilayeti baştan başa kat ettikten sonra hazırladıkları raporda, Yunan makamları aleyhinde son derece ağır tenkitlerde bulunmuşlardır. Yunanlıların işgal ettiği diğer bölgelerde her yaş ve cinsiyetten on binlerce Türk katledilmiştir."

"TÜRKLER, HIRİSTİYANLARI KATLEDİYOR" İDDİALARI"

1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin aldığı
yaraları saramadığını gören büyük devletler, İstiklal peşinde koşan Ermenilere yardım ederek Tiflis’te Taşnak, İsviçre’de Hınçak teşkilatlarını kurmalarına ve silahlı mücadele başlatmalarına yardımcı olmuşlardı. Osmanlı Devleti’nin Balkan Harbi’nden de mağlup çıktığını gören Rusya, İngiltere ve Fransa bir taraftan Türkiye’yi aralarında paylaşma planları, diğer taraftan da Taşnak ve Hınçak teşkilatlarına her türlü silah ve para yardımı yapıyordu. Bu üç devlet, Türkiye aleyhine başlattıkları çalışmaları ve 1. Dünya Savaşı’nda Türkiye’yi tasfiye etme hareketlerini kendi kamuoylarına kabul ettirebilmek için kiliseleri de devreye sokarak büyük bir propagandaya girişmişlerdi. Bu amaçla kitaplar yayınlayan ve toplantılar düzenleyen ülkeler, "Müslüman Türkler, Hıristiyan halklara zulmediyor, onları katlediyor. Hıristiyan halkları kurtarmak için Türkiye’yi ve Türkleri cezalandırmamız gerekiyor. İşte bu maksatla Türklere karşı harp ediyoruz" temasını işlemişlerdi. Ulu Önder, bu gerçek dışı propagandanın öncülüğünü yapan Lloyd George ve George Clemenceau’ya şu çarpıcı sözlerle yanıt vermişti: "Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır. Milletimizin zalim olduğu iddiası baştan başa yalandır. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve adetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanların dinine ve milliyetine riayetkar olan yegane millet bizim milletimizdir. Fatih, İstanbul’da bulduğu dini ve milli teşkilatı olduğu gibi bıraktı. Rum Patriği, Bulgar Eksarhı ve Ermeni Kategikosu gibi Hıristiyan din reisleri imtiyaza sahip oldu. Kendilerine her türlü serbestlik verildi. İstanbul’un fethinden beri, Müslüman olmayanların mezhar bulundukları bu geniş imtiyazlar milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en büyük müsaadekar ve civanmert bir milleti olduğunu ispat eden en büyük delilidir.


SÖZDE Ermeni Soykırımı Hakkında Kapsamlı Bilgi


Tehcir edilen Ermeniler 924 bin 158 kişiydi


ERMENİ tehciriyle ilgili sayılar, Talát Paşa’nın kara kaplı defterinin üçüncü kısmını oluşturuyor. Paşa, defterin tehcire ayrılan sayfalarında önce ne kadar Ermeni’nin zorunlu göçe tabi tutulduğunu yazıyor, arkasından tehcir kanununun imparatorluğun hangi viláyetinde ve hangi sancağında kaç Ermeni’ye uygulandığını liste halinde veriyor. 27 Mayıs 1915’te çıkan ‘Geçici Tehcir Kanunu’ uyarınca mecburi göçe tabi tutulan Ermeniler’in sayısı, Talát Paşa’nın kayıtlarına göre, 924 bin 158.
Sürgünün en yoğun şekilde uygulandığı şehir 141 bin 592 kişiyle Sivas, en az sayıda Ermeni’nin nakledildiği viláyet ise 4 bin 381 kişiyle Konya.
Defterde daha sonra, sürgüne gönderilmeyen Ermeni yetimlerin viláyetlere göre dağılımları gösteriliyor ve bunu Ermeniler’den kalan boş binaların, istimlák edilen gayrımenkullerin, çiftliklerin ve madenlerle imtiyazların kısa dökümleri takip ediyor.
Talát Paşa’nın kayıtlarına göre, 27 Mayıs 1915’te çıkan ‘Geçici Tehcir Kanunu’ uyarınca mecburi göçe tabi tutulan Ermeniler’in sayısı 924 bin 158. Sürgünün en yoğun şekilde uygulandığı şehir 141 bin 592 kişiyle Sivas, en az sayıda Ermeni’nin nakledildiği viláyet ise 4 bin 381 kişiyle Konya.
Ancak, Paşa’nın, viláyetlerden birinde 270 sürgünü eksik gösterdiği görülüyor.
TEHCİRİN EN ÖNEMLİ BELGESİ
Ermeni tehciri konusunda ilk elden belge olma özelliği taşıyan yukarıdaki liste, Sadrazam Talát Paşa’nın kara kaplı defterinde bu şekilde yeralıyor. Listenin yeni harflere çevrilmiş hálini ise yanda görüyorsunuz. Defterde bu listenin bulunduğu sayfadan sonra Ermeni yetimlerin ve yine Ermeniler’den kalan boş binalarla gayrimenkullerin, çiftliklerin ve maden imtiyazlarının dökümü geliyor.
Talát Paşa, tartışmaya 90 yıl sonra katılıyor
Sadrazam, Dahiliye Nazırı ve Ermeni tehcirinin mimarı olan Talát Paşa, 1915 olaylarının üzerinden tam 90 sene geçtikten sonra, ilk defa bugün konuşuyor ve tehcir tartışmalarına özel arşivinde bulunan, şimdiye kadar hiç yayınlanmamış belgelerle katılıyor!
Dün, sayfamda dizinin tanıtımını yaparken de yazmıştım: Bu dizide yeralan tehcir sayılarıyla diğer bilgilerin temeli, Sadrazam Talát Paşa’ya ait olan ve Paşa’nın hanımı Hayriye Talát Hanım’ın torunu Ayşegül Bafralı’dan yayınlamak üzere aldığım 10x15 santim eb’adında bir defterle yine Talát Paşa’ya ait bulunan ve senelerden beri bende bulunan diğer belgelere dayanıyor. Paşa’nın Anadolu’da 1915 sonrasındaki nüfus hareketlerini ve istatistikleri kaydettirdiği kara kaplı defter, üç fasıldan meydana geliyor: Müslüman muhacirler, tehcir edilen Ermeniler, devlet aleyhine çalıştıkları için aynı şekilde mecburi göçe tabi tutulan Rumlarla Araplar ve gayrımüslimlerden kalan mallar...
Dizinin hemen başlangıcında, bir hususa dikkat çekmem lázım:
Talát Paşa’nın kara kaplı defterinde ve Paşa’ya ait diğer belgelerdeki sayılar bizde bu konularda şimdiye kadar gereken gerçekçi çalışmalar pek yapılmadığı için çoğumuza bir hayli yabancı, hattá yüksek gelebilir, fakat hepsi birinci derece kaynak olan bu sayılar, abartılmış rakamlarla dolu ‘soykırım’ suçlamalarına karşı birer savunma kanıtı gibidir.
‘Sadece Ermeniler’i değil, Kürtler’i de kesmiştik. Yaptığımız soykırım dolayısıyla özür dileyelim, mesele hallolsun’ diyen gönüllü cahillerimiz gölge etmesinler; akademik çevrelerimiz de ‘Biz onları değil, onlar bizi öldürmüştü’ ucuzluğunu bir tarafa bırakıp ilmi yola girsinler, yeter...
Leylekyan müsterih olsun, Talát Paşa’nın mezarını çöplük yaptık
Gazetelerde görmüşsünüzdür: Merkezi Brüksel’de bulunan ‘Avrupa Ermeni Federasyonu’ isimli örgütün başkanı Laurent Leylekyan, geçen hafta Türk hükümetinden bazı garip taleplerde bulundu.
Adıyla kafa yapısının tam bir uyum içerisinde bulunduğu taleplerinden belli olan Bay Leylekyan, Talát Paşa’nın İstanbul’daki mozolesinin yıkılmasını, ‘Talát’ ve ‘Enver’ isimlerini taşıyan caddelere başka isimler verilmesini, Ermeniler’in Türkler’e yönelik cinayetlerinin sergilendiği müzelerin kapatılmasını ve ‘soykırım’ kavramından bahsedilmesini yasaklayan kanunların kaldırılmasını istiyordu.
Leylekyan’ın saçmalıklarını okuduktan sonra, Farsça eski bir deyimi, ‘Diváne rá kalem nist’ yani ‘Deliye günah yazılmaz’ sözünü hatırlayıp güldüm ama dün sabah Şişli taraflarında gördüklerim, gülüşümü acı bir tebessüme çevirdi ve ‘Leylekyan’ın bazı taleplerini biz kendi kendimize çoktaaaan yerine getirmişiz’ diye düşündüm.
Dün sabah, bu dizide kullanmak maksadıyla Talát Paşa’nın Şişli’de, Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde bulunan kabrinin fotoğraflarını çekmeye gittim ve kabir yerine bir mezbeleyle karşılaştım! Talát, Enver, Mahmud Şevket ve Midhat Paşalar ile beraber 31 Mart ayaklanmasında şehid edilen diğer askerlerin türbelerinin bulunduğu mekánda sanki yeni bir isyan yaşanmıştı. Ábidenin altındaki türbenin kilidi kırılmış ve merdivenle inilen mezarlık artık akşamcıların mekánı olmuştu. Bahçedeki láhidler boş şişelerle dolu bira sandığı niyetine kullanılıyordu ve sözün kısası, etraftaki herşey içler acısı haldeydi.
Aynı mekán, 1996’da, Enver Paşa’nın cenazesinin Tacikistan’dan naklinden önceki günlerde de bu şekildeydi ve vaziyetini gündeme getirmemden sonra alelácele temizlenmiş fakat Paşa’nın cenaze merasiminden sonra her şey yine eski tas, eski hamam olmuştu.
Avrupa Ermeni Federasyonu’nun başkanı Laurent Leylekyan, müsterih olsun ve Türk Hükümeti’nden böyle taleplerde bulunarak kendisini yormasın. Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nin bakımından sorumlu olan Büyükşehir Belediyesi umursamazlığına devam ettiği ve mekán askeriyeye devredilmediği takdirde, sadece Talát Paşa’nın değil, ebedi uykularını bu şehitlikte uyuyanların mezarlarından çok yakında tek bir iz bile kalmayacak!
Posta memuruydu sadrazam oldu
Adını bulvarlara, caddelere, mahallelere ve okullara verdiğimiz Talát Paşa’nın kim olduğunu mutlaka biliyorsunuzdur ama, gene de kısaca hatırlatayım:
Tam adı ‘Mehmed Talát’ olan Talát Paşa, Edirne’de 20 Ağustos 1874’te doğdu. Genç yaşlarındayken babasını kaybetti ve ailesini geçindirebilmek için Posta ve Telgraf İdaresi’ne girdi. İttihad ve Terakki’nin kurucularından oldu, Abdülhamid rejimi aleyhindeki çalışmalara katıldığı için tutuklandı, 25 ay hapis yattı ve Selánik’e sürgün edildi.
Burada seyyar postacılık yapan Mehmed Talát, 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilánından sonra Edirne’den milletvekili seçildi, Hüseyin Hilmi Paşa Kabinesi’nde Dahiliye, Küçük Said Paşa Hükümeti’nde de Posta ve Telgraf Nazırlığı’na getirildi. Talát Bey, 23 Ocak 1913’teki Babıali baskınının düzenleyicilerinden ve Enver ve Cemal Paşalar ile birlikte İttihad ve Terakki Partisi’nin üç liderinden biriydi. 1913’ün 13 Haziran’ında kurulan Said Halim Paşa Hükümeti’nde yeniden Dahiliye Nazırı oldu ve 1915’teki Ermeni tehcirini bizzat yürüttü. 4 Şubat 1917’de sadrazamlığa, yani başbakanlığa getirildi ve ‘Paşa’ unvanı aldı.
Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmemiz üzerine 8 Ekim 1918’de istifa eden Talát Paşa, İttihad ve Terakki’nin diğer liderleriyle beraber 2 Kasım gecesi bir Alman denizaltısıyla Türkiye’yi terketti. Önce Rusya’ya, oradan da Almanya’ya gitti.
Talát Paşa, savaş yıllarında Anadolu’da yaşanan Ermeni olayları sırasında aldığı tedbirler sebebiyle diaspora Ermenileri tarafından ‘en büyük düşman’ ilán edilmişti ve Berlin’de, 1921’in 15 Mart sabahı Sogomon Tehliryan adında bir Ermeni komitacı tarafından ensesinden vurularak katledildi.

 

SÖZDE Ermeni Soykırımı Hakkında Kapsamlı Bilgi

 

Korkunç belgeler... Ermeniler Türklerin yüzüne asit fışkırtıyordu

Ermenilerin Gaziantep'te Türkleri katlettiği 16 Kasım 1895'te İngiltere'nin Halep Başkonsolosu Henry D. Barnham'ın Gaziantep'te olduğu ve katliamı 28 Kasım 1895 tarihli raporuyla hükümetine bildirdiği kaydedildi.
Henry D. Barnham'ın raporunda, ''Şunu açıkça belirtmeliyim ki sülfürik asit ve bomba atarak yeteri kadar barbarlık yapanlar aynı zamanda bu katliamın sorumlularıdır. Görünen o ki anarşi tarihinde ilk kez böylesine cehennemi bir yöntem kullanarak mezalim gerçekleştiren Ermenilerdir'' ifadeleri yer aldı.
Gaziantep Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. Celal Pekdoğan'ın yaptığı araştırmada, Ermenilerin Gaziantep'te 9 Ekim 1895'te isyan başlattığı, 16 Kasım 1895'te katliam yaptığı kaydedildi. Pekdoğan'ın araştırmasında her türlü silahı kullanan Ermenilerin Türklerin üzerine sülfürik asit fışkırtarak da katliam yaptığı vurgulandı.
Pekdoğan, yaptığı araştırmada, Osmanlı İmparatorluğu döneminde hiçbir sorun yaşamayan ve geniş haklara sahip olan Ermenilerin, 1882 yılında başlattıkları şiddet hareketlerini 1895 yılından itibaren katliamlara dönüştürdüklerini belirtti.

PEK ÇOK KENTTE TÜRKLER KATLEDİLDİ

Ermeni Hınçak Komitesi'nin girişimleri sonucu Türklerin pek çok kentte olduğu gibi Gaziantep'te de Ermeniler tarafından vahşice katledildiğini ifade eden Pekdoğan, Ermenilerin Gaziantep'te 9 Ekim 1895 yılında isyan hareketi başlattığını, 16 Kasım 1895'te katliam yaptığını kaydetti.
Pekdoğan, Ermenilerin Gaziantep'te yaptığı katliam sırasında silah, bıçak, çakı, bomba ve dinamitin yanı sıra sülfürik asit kullandıklarını bildirdi.

İNGİLİZ BAŞKONSOLOSUN RAPORU

Pekdoğan, Ermenilerin Gaziantep'te katliam yaptığı 16 Kasım 1895'te İngiltere'nin Halep Başkonsolosu Henry D. Barnham'ın Gaziantep'te olduğunu ve katliamı 28 Kasım 1895 tarihli raporuyla hükümetine bildirdiğini ifade ettiği araştırmasında, bu rapordan yaptığı şu alıntıya yer verdi:
''Ermenilerin Gaziantep'te gerçekleştirdiği katliam sabah saat 08.00'da başladı ve öğleden sonra saat 16.00'a kadar devam etti. Silahların, tabancaların, bıçakların ve hatta çakıların acımasızca kullanıldığı fevkalade vahşi kavgada can kaybı, tahmin edilenden çok daha fazlaydı. Can kaybının büyük kısmı Ermeni evlerinden fırlatılan bombaların patlamasıyla oldu.
Özellikle evini dinamit ve bomba deposu haline getiren Babikoğlu'nun evinden atılan bombalar ve dinamitler, kendi evinde oturan çok sayıda masum insanın hayatını kaybetmesine neden oldu. Ermenilerin evlerinden sokaktan geçen Türklerin yüzlerine sülfürik asit fışkırtılıyordu.''

''MEZALİM GERÇEKLEŞTİREN ERMENİLERDİR''

Pekdoğan, İngiltere'nin Halep Başkonsolosu Barnham'ın hükümetine gönderdiği raporunda, ''Sonuçta şunu açıkça belirtmeliyim ki sülfürik asit ve bomba atarak yeteri kadar barbarlık yapanlar aynı zamanda bu katliamın sorumlularıdır. Görünen o ki anarşi tarihinde ilk kez böylesine cehennemi bir yöntem kullanarak mezalim gerçekleştiren Ermenilerdir'' ifadesine yer verdiğini kaydetti.

İSTANBUL HÜKÜMETİNE ÇEKİLEN TELGRAF

Pekdoğan, Ermenilerin kentteki Türkleri katlettiği gün, kent eşrafı tarafından yaşanan olaylara ilişkin İstanbul Hükümeti'ne bir telgraf çekildiğini belirtti.
Bu telgrafta Ermenilerin, evleri, çarşı ve pazarları yakıp yıktıklarının, evlerinin pencerelerinden silahlarla ateş ederek ve dinamit atarak ortalığı ateşe verdiklerinin, çoluk-çocuk ve kadın demeden masum insanları öldürdüklerinin ifade edildiğini kaydeden Pekdoğan, aynı telgrafta da Ermeni evlerinden yoldan geçen Müslüman ahaliye tulumlarla zenç ve kezzap fışkırtıldığının bildirildiğini kaydetti.

HALEP, HAMA, HUMUS VE ŞAM'DAKİ EVLERE YERLEŞTİLER

Pekdoğan, Osmanlı Devleti hükümetinin 27 Mayıs 1915 yılında ''Sevk ve İskan Kanunu''nu çıkarmasının ardından Ermeni entelektüel ve kışkırtıcılarının Osmanlı Devleti sınırları içindeki Halep, Hama, Humus ve Şam'daki evlere yerleştiklerini belirtti.
Gaziantep'te kalan Ermenilerin, kenti 17 Aralık 1918'de işgal eden İngilizlerin yanında yer aldıklarını ifade eden Pekdoğan, evlerinden atılan Türklerin tüm silahlarının toplanmasına karşılık, silahlarına dokunulmayan Ermenilerin her fırsatta Türklere çeşitli hakaretlerde bulunduğunu, onlara eziyet ettiğini bildirdi.

FRANSIZLAR ERMENİ DİYE TÜRK ÇOCUKLARINI GÖTÜRDÜLER

Pekdoğan, İngilizlerin işgal edip Fransızlara terk ettiği Gaziantep'in, Fransızlarla 20 Ekim 1921'de imzalanan Ankara Anlaşması sonrasında 25 Aralık 1921'de özgürlüğüne kavuştuğunu anımsatarak, Fransızların Gaziantep'i terk ederken Ermenileri, kiliselerdeki taşınabilir eşyaları ve sözde yetim Ermeni çocuğu adı altında bir kısım Türk çocuğunu da beraberinde götürdüğünü vurguladı.
 

SÖZDE Ermeni Soykırımı Hakkında Kapsamlı Bilgi

 
 
 
1915 yılında Osmanlı Ermenileri'nin yaşadığı trajedinin bir "soykırım" olduğu iddiasına karşı Türkiye'nin uluslararası alandaki en büyük dostu hep Yahudiler olagelmiştir. Çünkü Naziler'in gerçekleştirdiği gerçek bir soykırımın hedefi olmuş olan Yahudiler, gerçekte neyin "soykırım" olup olmadığını gayet iyi bilirler ve bu kavramın olur olmaz kullanımına karşı çıkarlar. "1915'te yaşanan olay bir soykırım değildir" tezini ısrarla savunan ve hatta bu nedenle Fransa'da yargılanıp mahkum edilen ünlü Musevi Amerikalı tarihçi Bernard Lewis örneğinde görüldüğü gibi...
ABD'nin ünlü düşünce dergisi Commentary de 2005'in son ayında yayımladığı bir makale ile Lewis'inkine yakın bir çizgi benimsedi. "20 Yüzyılın İlk Soykırımı mı?" başlığını taşıyan Guenter Lewy imzalı makale, nedense Türk medyasında pek yankı bulmadı. Ancak çok önemliydi.
Commentary hakkında kısa bir bilgi verelim: Sırf yorum ve araştırma yazılarına yer veren bu aylık dergi, ABD'deki en önemli fikri yayınlardan biri sayılıyor. İki önemli özelliği var: ABD'deki Musevi kuruluşlarının en önemlisi olan Amerikan Yahudi Komitesi (American Jewish Committee - AJC) tarafından finanse ediliyor ve "yeni-muhafazakar" (neo-conservative) çizgiyi temsil ediyor. Hatta bu çizginin en önemli platformlarından biri. Commentary için "neo-con Bible" (neo-conların Kutsal Kitabı) yakıştırması bile yapılıyor. (Aslında ilginçtir ki, AJC genel olarak sol/liberal eğilimli bir kuruluş, ama finanse ettiği Commentary özerk bir yayın ve sağ kanatta yer alıyor.)
İşte Türkiye'de çoğunlukla Irak Savaşı dolayısıyla anılan ve yine bu savaş nedeniyle çoğunlukla yerilen neo-conların bir özelliği, 1915 olayları ile ilgili Ermeni tezine pek sıcak bakmamaları. Guenter Lewy'nin makalesi, bunun iyi bir örneği.
Lewy'nin kendisi de önemli bir isim. Massachusetts Üniversitesi'nden emekli siyaset bilimi profesörü olan bu Musevi akademisyenin daha önce de Naziler'in Çingeneler'e karşı yürüttüğü katliam ve zulümler hakkında bir kitabı var. 1915 olayları ile ilgili The Armenian Massacres in Ottoman Turkey: A Disputed Genocide (Osmanlı Türkiyesi'nde Ermeni Katliamları: Tartışılan Bir Soykırım) adlı kitabı ise, Utah Üniversitesi tarafından 2005 yılında basılmış. Commentary'deki makale, bu kitabın küçük bir özeti niteliğinde.

Tehcir, soykırım mıydı?

Guenter Lewy, Commentary'deki makalesinde meseleye ortada büyük bir insani trajedi olduğunun inkar edilemezliği ile giriyor. Onun ifadesiyle "Osmanlı hükümetinin Ermeni erkek, kadın ve çocukları önceden haber vermeksizin yurtlarından çıkarıp dağlara ve çöllere yürüttüğü ve çok sayıda Ermeni'nin açlık ve hastalık sonucunda öldüğü veya öldürüldüğü" bir gerçek. Tartışma, bu "tehcir"in (göçürmenin) Osmanlı hükümetinin kasıtlı bir "imha etme planı"na karşılık gelip gelmediği sorusu üzerinde.
Lewy makalesi boyunca bu sorunun cevabının neden "hayır" olması gerektiğini anlatıyor. Vurguladığı noktalardan biri, hiç bir Osmanlı evrakında Ermenilerin yok edilmesine yönelik bir emre rastlanmamış olması. Bu konuda Ermeni tarihçilerin dayandığı kaynakların, örneğin Aram Andonian'ın kaleme aldığı ve Talat Paşa'ya atfedilen otuz ayrı telgraf içeren "Naim Bey'in Hatıraları" adlı 1920 basımı kitabın güvenilmez olduğunu vurguluyor. Lewy'in ifadesiyle, "bu kitap, sadece Türk tarihçiler değil, Osmanlı tarihiyle ilgilenen neredeyse tüm Batılı uzmanlar tarafından da bir sahtekarlık örneği olarak kabul ediliyor."

Tehcirin öncesi

Lewy'nin makalesinde yaptığı diğer bir önemli iş, 1915 olaylarının nasıl bir süreç sonucunda gerçekleştiğini açıklamak. Milliyetçi Ermeni çetesi Daşnak'ın Sultan Abdülhamid devrinde İmparatorluğa karşı ayaklanma başlattığını ve terör estirdiğini; 1908'de buna ara verse de I. Dünya Savaşı'nda Osmanlıların Rusya ile savaşmaya başlaması üzerine yeniden harekete geçtiğini; "Harbi Umumi" sırasında yaklaşık 25 bin Osmanlı vatandaşı Ermeni gerillanın Osmanlı ordusuna karşı savaştığını anlatıyor.
Lewy, Ermenilerin Nisan 1915'te Van'da çıkardıkları isyanda polis merkezlerine saldırıp Müslüman evlerini yaktıklarını, 20 bin kişilik Ermeni kuvvetinin şehre doğru ilerleyen Rus ordusu ile birleştiğini, ve tüm bunların Ermenileri Osmanlı hükümetinin gözünde beşinci kol haline getirdiğini ve bunun anlaşılabilirliğini vurguluyor.
Lewy, zaten 1919'daki Paris Barış Konferansı'nda da Ermeni temsilcisi Boghos Nubar'ın "Türklerin bize yaptığı, Müttefiklerin amacına gösterdiğimiz sarsılmaz bağlılıktır" dediğine işaret ediyor. Nubar, bunu derken Fransız ve İngiliz sempatisini kazanmaya çalışmış, ama tehcire neyin sebebiyet verdiğini de kabul etmiş oluyor.
Lewy'nin yorumu ise şu: "Bütün bunlar Türkler'in Ermenilere yaptığını haklı göstermese de, yaşanan insani trajedinin asla göz ardı edilemez tarihsel konteksini ortaya koyuyor."

Müslümanlar da öldü

Peki ama "Türklerin Ermenilere yaptığı" ne?
Bu, tek kelimeyle "tehcir", yani zorla göçürme. Doğu Anadolu'dan Suriye içlerine göçürülen bir milyon kadar Ermeni'nin yarısından fazlasının yolda öldüğü de bir gerçek. Ama bu ölümler bir "soykırım", yani kasıtlı imha sonucu mu?
Lewy bu soruya "hayır" yanıtını veriyor ve gerekçelerini sıralıyor:
1) Sürülen Ermenilerin çoğunun kıtlığa kurban gittiği biliniyor. Bunu anlatan tarihçilerin çoğunun görmezden geldiği gerçek ise, o sırada zaten tüm Anadolu'nun kıtlıkla pençeleştiği ve yüzbinlerce Müslüman'ın (Türk ve Kürt'ün) de açlıktan ve yetersiz beslenmeden öldüğü. Lewy, 1915 yılında ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Morgenthau'nun, imparatorluğun nüfusunun genel durumunun "feci" olduğu ve "her gün binlerce insanın açlıktan öldüğü" yönünde Washington'a geçtiği nota dikkat çekiyor. Osmanlı ordusundaki askerlerin de ciddi bir kıtlık ve sefalet yaşadığını vurgulayan Lewy'e göre, "Türk ordusundaki askerlerin bile besinsizlikten öldüğü bir ortamda sürülen Ermenilerin pek bir yiyecek bulamamış olması çok şaşırtıcı değil."
2) Sürülen Ermenilerin bir diğer büyük ölüm nedeni, salgın hastalıklar. Ancak bu da yine sadece Ermenileri değil, tüm Osmanlı ahalisini vurmuş olan bir felaket. Lewy, Osmanlı ordusundaki pek çok askerin kolera, dizanteri ve diğer hızlı yayılan salgınlar sonucunda yaşamını yitirdiğini, Danimarkalı misyoner Maria Jacobsen'in 24 Mayıs 1916 tarihli yazısına göre, sadece Malatya'da günde ortalama 100 askerin koleradan öldüğünü vurguluyor. Jacobsen 7 Şubat 1915'te ise şöyle yazmış:
"Askerler açlıktan, pislikten ve hastalıktan ölüyorlar. Çoğunun ayakkabısı ve çorabı bile yok, giysileri birer paçavra."
Lewy'nin verdiği rakamlara göre, Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı'nda cephede 244 bin asker kaybediyor. Buna ilave olarak, 68 bin kadar asker de, doğru-düzgün tıbbi müdahale ve yardım olmadığı için, cephe sonrasında yaraları yüzünden can veriyor. Dahası, yarım milyon Müslüman sivil de hastalık ve açlıktan ölüyor. Tüm bunlara bakıldığında, Osmanlı İmparatorluğu'nun, "cephede ölen/cephe gerisinde ölen" oranlamasında, savaşa giren ülkeler arasında en kötü durumda olduğu ortaya çıkıyor.
Kısacası I. Dünya Savaşı, Osmanlı ahalisinin tümünü vurmuş bir felaket ve Ermeniler de bundan paylarını almış durumdalar.

1915 yılında Osmanlı Ermenileri'nin yaşadığı trajedinin bir "soykırım" olduğu iddiasına karşı Türkiye'nin uluslararası alandaki en büyük dostu hep Yahudiler olagelmiştir. Çünkü Naziler'in gerçekleştirdiği gerçek bir soykırımın hedefi olmuş olan Yahudiler, gerçekte neyin "soykırım" olup olmadığını gayet iyi bilirler ve bu kavramın olur olmaz kullanımına karşı çıkarlar. "1915'te yaşanan olay bir soykırım değildir" tezini ısrarla savunan ve hatta bu nedenle Fransa'da yargılanıp mahkum edilen ünlü Musevi Amerikalı tarihçi Bernard Lewis örneğinde görüldüğü gibi...
ABD'nin ünlü düşünce dergisi Commentary de 2005'in son ayında yayımladığı bir makale ile Lewis'inkine yakın bir çizgi benimsedi. "20 Yüzyılın İlk Soykırımı mı?" başlığını taşıyan Guenter Lewy imzalı makale, nedense Türk medyasında pek yankı bulmadı. Ancak çok önemliydi.
Commentary hakkında kısa bir bilgi verelim: Sırf yorum ve araştırma yazılarına yer veren bu aylık dergi, ABD'deki en önemli fikri yayınlardan biri sayılıyor. İki önemli özelliği var: ABD'deki Musevi kuruluşlarının en önemlisi olan Amerikan Yahudi Komitesi (American Jewish Committee - AJC) tarafından finanse ediliyor ve "yeni-muhafazakar" (neo-conservative) çizgiyi temsil ediyor. Hatta bu çizginin en önemli platformlarından biri. Commentary için "neo-con Bible" (neo-conların Kutsal Kitabı) yakıştırması bile yapılıyor. (Aslında ilginçtir ki, AJC genel olarak sol/liberal eğilimli bir kuruluş, ama finanse ettiği Commentary özerk bir yayın ve sağ kanatta yer alıyor.)
İşte Türkiye'de çoğunlukla Irak Savaşı dolayısıyla anılan ve yine bu savaş nedeniyle çoğunlukla yerilen neo-conların bir özelliği, 1915 olayları ile ilgili Ermeni tezine pek sıcak bakmamaları. Guenter Lewy'nin makalesi, bunun iyi bir örneği.
Lewy'nin kendisi de önemli bir isim. Massachusetts Üniversitesi'nden emekli siyaset bilimi profesörü olan bu Musevi akademisyenin daha önce de Naziler'in Çingeneler'e karşı yürüttüğü katliam ve zulümler hakkında bir kitabı var. 1915 olayları ile ilgili The Armenian Massacres in Ottoman Turkey: A Disputed Genocide (Osmanlı Türkiyesi'nde Ermeni Katliamları: Tartışılan Bir Soykırım) adlı kitabı ise, Utah Üniversitesi tarafından 2005 yılında basılmış. Commentary'deki makale, bu kitabın küçük bir özeti niteliğinde.
Tehcir, soykırım mıydı?
Guenter Lewy, Commentary'deki makalesinde meseleye ortada büyük bir insani trajedi olduğunun inkar edilemezliği ile giriyor. Onun ifadesiyle "Osmanlı hükümetinin Ermeni erkek, kadın ve çocukları önceden haber vermeksizin yurtlarından çıkarıp dağlara ve çöllere yürüttüğü ve çok sayıda Ermeni'nin açlık ve hastalık sonucunda öldüğü veya öldürüldüğü" bir gerçek. Tartışma, bu "tehcir"in (göçürmenin) Osmanlı hükümetinin kasıtlı bir "imha etme planı"na karşılık gelip gelmediği sorusu üzerinde.
Lewy makalesi boyunca bu sorunun cevabının neden "hayır" olması gerektiğini anlatıyor. Vurguladığı noktalardan biri, hiç bir Osmanlı evrakında Ermenilerin yok edilmesine yönelik bir emre rastlanmamış olması. Bu konuda Ermeni tarihçilerin dayandığı kaynakların, örneğin Aram Andonian'ın kaleme aldığı ve Talat Paşa'ya atfedilen otuz ayrı telgraf içeren "Naim Bey'in Hatıraları" adlı 1920 basımı kitabın güvenilmez olduğunu vurguluyor. Lewy'in ifadesiyle, "bu kitap, sadece Türk tarihçiler değil, Osmanlı tarihiyle ilgilenen neredeyse tüm Batılı uzmanlar tarafından da bir sahtekarlık örneği olarak kabul ediliyor."
Tehcirin öncesi
Lewy'nin makalesinde yaptığı diğer bir önemli iş, 1915 olaylarının nasıl bir süreç sonucunda gerçekleştiğini açıklamak. Milliyetçi Ermeni çetesi Daşnak'ın Sultan Abdülhamid devrinde İmparatorluğa karşı ayaklanma başlattığını ve terör estirdiğini; 1908'de buna ara verse de I. Dünya Savaşı'nda Osmanlıların Rusya ile savaşmaya başlaması üzerine yeniden harekete geçtiğini; "Harbi Umumi" sırasında yaklaşık 25 bin Osmanlı vatandaşı Ermeni gerillanın Osmanlı ordusuna karşı savaştığını anlatıyor.
Lewy, Ermenilerin Nisan 1915'te Van'da çıkardıkları isyanda polis merkezlerine saldırıp Müslüman evlerini yaktıklarını, 20 bin kişilik Ermeni kuvvetinin şehre doğru ilerleyen Rus ordusu ile birleştiğini, ve tüm bunların Ermenileri Osmanlı hükümetinin gözünde beşinci kol haline getirdiğini ve bunun anlaşılabilirliğini vurguluyor.
Lewy, zaten 1919'daki Paris Barış Konferansı'nda da Ermeni temsilcisi Boghos Nubar'ın "Türklerin bize yaptığı, Müttefiklerin amacına gösterdiğimiz sarsılmaz bağlılıktır" dediğine işaret ediyor. Nubar, bunu derken Fransız ve İngiliz sempatisini kazanmaya çalışmış, ama tehcire neyin sebebiyet verdiğini de kabul etmiş oluyor.
Lewy'nin yorumu ise şu: "Bütün bunlar Türkler'in Ermenilere yaptığını haklı göstermese de, yaşanan insani trajedinin asla göz ardı edilemez tarihsel konteksini ortaya koyuyor."
Müslümanlar da öldü
Peki ama "Türklerin Ermenilere yaptığı" ne?
Bu, tek kelimeyle "tehcir", yani zorla göçürme. Doğu Anadolu'dan Suriye içlerine göçürülen bir milyon kadar Ermeni'nin yarısından fazlasının yolda öldüğü de bir gerçek. Ama bu ölümler bir "soykırım", yani kasıtlı imha sonucu mu?
Lewy bu soruya "hayır" yanıtını veriyor ve gerekçelerini sıralıyor:
1) Sürülen Ermenilerin çoğunun kıtlığa kurban gittiği biliniyor. Bunu anlatan tarihçilerin çoğunun görmezden geldiği gerçek ise, o sırada zaten tüm Anadolu'nun kıtlıkla pençeleştiği ve yüzbinlerce Müslüman'ın (Türk ve Kürt'ün) de açlıktan ve yetersiz beslenmeden öldüğü. Lewy, 1915 yılında ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Morgenthau'nun, imparatorluğun nüfusunun genel durumunun "feci" olduğu ve "her gün binlerce insanın açlıktan öldüğü" yönünde Washington'a geçtiği nota dikkat çekiyor. Osmanlı ordusundaki askerlerin de ciddi bir kıtlık ve sefalet yaşadığını vurgulayan Lewy'e göre, "Türk ordusundaki askerlerin bile besinsizlikten öldüğü bir ortamda sürülen Ermenilerin pek bir yiyecek bulamamış olması çok şaşırtıcı değil."
2) Sürülen Ermenilerin bir diğer büyük ölüm nedeni, salgın hastalıklar. Ancak bu da yine sadece Ermenileri değil, tüm Osmanlı ahalisini vurmuş olan bir felaket. Lewy, Osmanlı ordusundaki pek çok askerin kolera, dizanteri ve diğer hızlı yayılan salgınlar sonucunda yaşamını yitirdiğini, Danimarkalı misyoner Maria Jacobsen'in 24 Mayıs 1916 tarihli yazısına göre, sadece Malatya'da günde ortalama 100 askerin koleradan öldüğünü vurguluyor. Jacobsen 7 Şubat 1915'te ise şöyle yazmış:
"Askerler açlıktan, pislikten ve hastalıktan ölüyorlar. Çoğunun ayakkabısı ve çorabı bile yok, giysileri birer paçavra."
Lewy'nin verdiği rakamlara göre, Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı'nda cephede 244 bin asker kaybediyor. Buna ilave olarak, 68 bin kadar asker de, doğru-düzgün tıbbi müdahale ve yardım olmadığı için, cephe sonrasında yaraları yüzünden can veriyor. Dahası, yarım milyon Müslüman sivil de hastalık ve açlıktan ölüyor. Tüm bunlara bakıldığında, Osmanlı İmparatorluğu'nun, "cephede ölen/cephe gerisinde ölen" oranlamasında, savaşa giren ülkeler arasında en kötü durumda olduğu ortaya çıkıyor.
Kısacası I. Dünya Savaşı, Osmanlı ahalisinin tümünü vurmuş bir felaket ve Ermeniler de bundan paylarını almış durumdalar.

Sistemli imha politikası yoktu
Tehcirin aslında "imha etme" amacı taşıdığını savunan Ermenilerin vurguladığı bir nokta, sürülenlerin çetin bir coğrafyaya yaya olarak gönderilmiş olmaları. Ancak Lewy, bunda bir kasıt olmadığını, çünkü o dönemde Doğu Anadolu'da zaten başka bir ulaşım imkanının pek bulunmadığını söylüyor. Dahası, şöyle diyor:
"Doğu Anadolu'da zaten demiryolu yoktu. Başka yerlerde ise, Bağdat demiryolunun asker ve mühimmat taşımaktan dolayı son derece dolu olmasına karşın, sürülen Ermenilerin tren bileti almalarına izin verildi ve söylece sürgün sürecinin zorluklarının bir kısmından kurtarılmış oldular. Eğer amaç, sıkça ileri sürüldüğü gibi, sürülenleri ölene kadar yürütmek ise, neden bu ceza hepsine uygulanmadı?"
Ele alınması gereken bir diğer soru da, sürülen Ermenilerin yol boyunca uğradıkları saldırılar. Özellikle de daha önceden Ermeni çetelerinin saldırılarına uğramış olan yerel Kürt ahalinin ve Kürtler arasında kurulu olan Hamidiye Alayları'nın Ermeni kafilelerini vurdukları biliniyor. Ancak Lewy, bunun Osmanlı hükümeti tarafından planlanan sistemli bir katliam olmadığını, daha ziyade yerel düzeyde geliştiğini vurgulayarak şöyle diyor:
"Ermeni nüfusunun başına gelenlerde farklılıklar vardı. Sürgünlerin çoğu kendi başlarının çaresine bakmak zorunda bırakılır ve çoğunlukla da açlıktan ölürken, bazılarına şurada veya burada yemek verildi. Kafilelerin yanında giden bazı jandarmalar onları Kürtlere bıraktı ve yağmalanıp öldürülmelerine izin verdi, ama bazı jandarmalar da göçürülenleri korudu. Bazı yerlerde tüm Ermeniler sürüldü, bazı yerlerde Protestan ve Katolik Ermenilere dokunulmadı (sadece Gregoryen Ermeniler göçürüldü). Göçürülenlerin bazıları vardıkları yerlerdeki zor şartlara isyan ettiler, ama bazıları kendilerini işlevsel zanaatkarlar ve tüccarlar olarak kabul ettirip hayatta kaldılar.... Hem uygulamada hem de sonuçta ortaya çıkan tüm bu farklılıkları, toplu imhaya yönelik bir program olduğu fikriyle bağdaştırmak zor gözüküyor."
İnsancıl bir göç hedeflendi
Guenter Lewy, tüm bunlara ve daha pek çok tarihsel kanıt, anı ve dokümana dayanarak, Osmanlı hükümetinin tehcir kararını Ermenileri yok etmek için değil, Doğu Anadolu cephesini korumak için aldığı sonucuna varıyor. Dahası, hükümetin aslında tehcir sırasında yaşanan Ermeni katliamlarını ve insani trajediyi engellemek için çaba gösterdiğini belirterek şöyle diyor:
"Dokümanter kanıtların işaret ettiği, Osmanlı hükümetinin düzenli bir sürgün işlemi yürütmek istemiş olduğudur. Hatta görece olarak insancıl bir sürgündür bu; pek çok resmi emirde sürülenlerin korunması ve onlara merhametli muamele edilmesi istenmiştir."
Kısacası Lewy'e göre trajedinin nedeni, imparatorluğun zaten perişan durumda olması, Anadolu'yu vuran kıtlık ve salgın hastalıklar ve bir de daha önceden Ermeni çetelerinin vahşetine maruz kalmış yerel ahalinin intikam hissiyle gerçekleştirdiği saldırı ve yağmalardır. Bu sonuncu unsur, Ziya Gökalp'in 1919 yılında İngilizlerin İstanbul'da kurdurduğu mahkemedeki yorumunda da geçer. Gökalp'e göre yaşanan "kıtal" yani öldürme değil, "mukatele" yani karşılıklı öldürüşmedir.
Türkiye için şans
Gökalp'in açıklamasının aradan neredeyse bir yüzyıl sonra Bernard Lewis ve Guenter Lewy gibi saygın Batılı akademisyenler tarafından paylaşılıyor olması ise, Türkiye için bir şans. Türkiye'nin bu şansı iyi kullanması, soykırım iddiasına karşı "hiç bir şey olmadı" demek yerine, Osmanlı Ermenilerinin yaşadığı büyük trajediyi kabul etmesi, hatta acılarını paylaşması, ama bu olayın gerçek tablosunu akademik bir ciddiyet ve medyatik bir etkiyle bir ortaya koyması gerekiyor.
Hiç gerekmeyen, hatta kesinlikle kaçınılması gereken ise "düşünce polisi" gibi davranmak: Farklı görüşler ileri sürenleri yargılamak, konferanslarını yasaklamak veya yumurta yağmuruna tutmak... Eğer bunlarda ısrar edersek, tartışmada haksız duruma düştüğümüz gibi, "barbar Türkler" imajını da bizzat kendi elimizle gerçeğe dönüştürmüş oluruz. Türkiye, bundan daha iyisini hak ediyor.